31 Aralık 2008 Çarşamba

Muhteşem

Markaların üstüne çıkan, muhteşem duygular yüklü reklam filmleri. İzledikten sonra hangi markanın reklamı olduğunu belki unutacak ama tattığınız duyguyu uzun bir süre daha yaşatacaksınız. Hepsi birer enstalasyon, modern sanat eseri, kısa film, görsel şölen...

27 Aralık 2008 Cumartesi

Sarah Connor'ın güncesi

Bugün ne oldu bilemiyorum ama kendimi durduramıyorum. Buyrun size bir yazı daha...

İkinci sezonunun ortalarına gelmekte olan güzide dizi "Sarah Connor'ın Güncesi"ni tahminimce hepiniz zevkle seyretmektesiniz. Gen. John Connor'ın tanıdığı en iyi savaşçı olan annesi muhterem Sarah Connor hanımefendinin makinelere karşı verdiği mücadeleyi anlatmakta olan bu dizi ilk sezonunun başını biraz tek düze geçirdikten ve sonra Amerikan senaristleri sendikasının da baltalaması ile iyice darbe almış fakat Skynet'in ve komünist senaristlerin tüm çabalarına rağmen sezonu rahmetli Johnny Cash'in müziğinin eşliğinde akıllarda kalacak bir şekilde bitirmiş ve yazın sözleşmesi yenilenmiş, grevin de bitişi ile müteakip gerekli besmeleler çekilerek prodüksiyon yeniden başlamış ve bu sonbaharda torrentlerimizi tekrar şereflendirmiştir.

İkinci sezonun ortalarına vardığımız şu sıralarda bu konu ile birkaç belirleme yapmak ve takdirlerimi dile getirmek istiyorum;

1. Her zaman söylediğim gibi Summer Glau'yu cast eden ekibi büyük saygıyla selamlıyorum. İkinci sezonda bunun seçimlerinin bir tesadüf olmadığını ve gerçekte bir casting ekibinin nasıl olması gerektiğini Shirley Manson'ı da (evet Garbage) kadroya katarak birkez daha ispat ettiler.

2. Geride kalan 20 küsur bölüme bakıldığında, başında bu yapamaz, altından kalkamaz Linda Hamilton'un yerini dolduramaz dedikleri Lena Headey, kanaatimce iyi bir Sarah Connor olmuş. Linda Hamilton'u aratmamış bir anne ve bir savaşçı olan Sarah Connor karakterine araştırmacı özelliğini de çok başarıyla eklemiş.

3. Senaristleri de ayrıca tebrik etmek istiyorum. Başlangıçta kopuk olmakla birlikte, dizinin tonu beklenen distopiyan Terminatör tonuna kimseye farkettirmeden dönmüştür. Ayrıca filmde çok fazla işlenemeyen çeşitli egzistansiyalist, kader ve imanı sorgulayan temalar uygun dozlarda işlemiş ve körü körüne gelişen bir distopya yerine karakterlerinin felsefi motivasyonları olan bir hikaye ortaya çıkmış. Ayrıca bir teknik detayı da şiddetle taktir etmek lazım ki 2.10'uncu bölümde bir bilgisayar sisteminin içeriğini görmek isteyen Sarah Connor pekçok filmde olduğu gibi sisteme bir internet kafeden izinsiz giriş veya çok hızlı bir şekilde bir networkteki tüm bilgileri tırnak boyutundaki bir çipe 15 saniyede kopyalamak gibi mucizeler gerçekleştirmiyor. Bunun yerine kapıdan girip, tüm bilgisayarlardaki harddiskleri söküp bir çantaya koyup eve götürüyor. Bu gerçekçilikten dolayı senaristlere 10 puan vermeyi görev biliyoruz.

Sonuç olarak Sarah Connor Chronicles iyi bir gidişat almış vaziyette ilk başlardaki ezikliğinden ve başarılı bir bilim-kurgu serisinin gölgesinden kurtulmuş ve kendine güvenen bir prodüksiyon haline gelmiş vaziyette, bu da bizi memnun ediyor. Eğer koleksiyonunuzda eksikleriniz varsa ailenizin korsanına başvurun eksiklerinizi tamamlayın. İyi seyirler...


Bu yaz
ar bir Purple Heart madalyası taşımaktadır.

World at War

Söylemek isterim ki cidden süper olmuş Call of Duty'nin İkinci Dünya Savaşı'na dönmesi. Takdir edilecek pek çok yönü var.

İddia ediyorum bu alemin son delikanlı savaşıydı İkinci Dünya Savaşı. Şimdi Amerikalı işgalcilerle kendimi özdeşleştirmekte güçlük çekiyordum. Ayrıca Arap teröristlerde de aynı sorun vardı. Rus ultra nasyonalist olabilir, ama oyunun adı Call of Duty. Modern zamanın savaşlarında bir 'call of duty' durumu olduğuna inanamıyordum.

Gerçekten, harbiden, sapına kadar 3 boyutlu haritalar; Modern Warfare'nin hep ciddi zaafiyeti olduğunu düşündüğüm konu haritaların çoğunlukla iki boyutlu olması idi. Yani mücadele bir yüzeyde geçiyor, bazen de ikinci katlar var. Sonra patch 1.7'de bir iki tane 3 katlı harita çıktı fakat çoğunlukla üç, dört düz sokağın birbiri ile kesiştiği tek katlı haritalar vardı. Oysa ki World at Word'a giriyorsun, çıkıyorsun, iniyorsun, biniyorsun, dönüyorsun duruyorsun... Çok iyi hareketler!

Sonuçta "Infinity Ward'un yapmadığı CoD, CoD olur mu?" derseniz, oluyormuş, valla ben de şaşırdım.

Tabii bunun dışında bazı küçük problemler de var, CoD5 olmasından kaynaklanan COD4'ten sonra gelmek gibi bir problemi var. Bundan dolayı silahların kofnigüre edilebilirliği söz konusu, Thompson'a susturucu veya 'red dot sight' gibi birşey takılabiliyor fakat şunu itiraf etmeliyim ki bu bence bir CoD geleneği olan teknik doğruluğun beline biraz kazma vuruyor. Tabii Mp40'ımızın red dot'u olmasını biz de isteriz fakat görevin çağrısına uyup Berlin'i komünist işgalcilere karşı savunmaya çalışan zavallı Fritz'in red dot'u yokmuş ki. Olsaymış belki herşey farklı olurmuş!

Herkes aynı silahlarla başlıyor. Tabii bu aslında sportif açıdan daha iyi birşey. Böylece "Hem Almansınız hem de beş kişisiniz" sorununun önüne geçiliyor, cenk meydanına sportmenliği getiriyor, fakat kişisel görüşüm yine bu tarihe sadakat hadisesinden ötürü durum biraz CoD ruhuna ters düşüyor.

Ayrıca insan İngiliz'leri, Amerikan Ranger ve Airborne'ları da arıyor. Sayfanın başına bakın hepimizin üniforması Airborne, nereden çıktı bu kıro marine hadisesi? Zaten Pasifik adalarında da çok sivrisinek oluyormuş.

Tabii yıllardan ve yollardan sonra CoD'un ruhunda da biraz değişiklik olması doğal. Zeitgeist meselesi... Eminim ki CoD2 release 5 olsa idi bu kadar heyecan ile alıp, saatler harcamaz ve böyle olmayacak köpek gibi monitör aldım bari ekonomik konjoktör dinlemeden yeni bilgisayar da alayım diye düşünmezdim. Sonuçta pozitif yönleri negatif yönlerine çok ağır basan bir oyun. Takdir ettik, Activision'a teşekkür ettik, başarılarının devamını diledik. Treyarch'ı da beğendik...


22 Aralık 2008 Pazartesi

Cep telefonu ile kan analizi

Kandan tanı koymak için kullanılan test cihazları buzdolabı büyüklüğünde, 100 binlerce Dolar maliyetli veya bu iş için kan hücrelerini tek tek sayan ve tanımlayan eğitimli teknisyenlere ihtiyaç duyuluyor. Sonuçta sistem ağır ve pahalı. Ama yukarıda gördüğünüz McGyveresque bir biçimde "hack"lenmiş cep telefonu size HIV, sıtma ve benzeri hastalıkların tanısını koymanıza yardımcı oluyor. Bunu entegre kamerasının üzerine konan kan örneğini filtrelenmiş bir ışıkla aydınlatıp, telefondaki bir yazılım aracılığı ile kısa sürede yapan cihaz Dr. Aydoğan Özcan'ın buluşu. UCLA'da araştırma görevlisi olan Özcan, Bilkent Üniversitesi Elektrik Elektronik Mühendisliği 2000 mezunu, MS ve PhD'sini Stanford Üniversitesi'nde tamamladıktan sonra, yaklaşık iki sene Harvard Tıp Fakültesi'nde Wellman Center for Photomedicine bölümünde araştırma görevlisi olarak çalışmış ve 2007'den beri UCLA EE bölümünde Bio ve Nano Photonics Laboratuvarının müdürü. Bize uğramayan haberlerden biri daha, hem tanı teknolojisi hem de arkasındaki genç bilimadamı ile kayda değer sanırım.

2008 Okawa ödülü sahibi olan Dr. Aydoğan Özcan bir röportajında geliştirdiği teknolojiyi şöyle anlatmış;

"Okawa ödülünü merceksiz hücre görüntüleme üzerine aldım. Grubumda geliştirdiğim bu teknoloji (biz kısaca LUCAS diyoruz, Lensless Ultrawide Field Cell Monitoring Array Platform based on Shadow Imaging - Gölge Görüntüleme Tabanlı Merceksiz Ultrageniş Hücre Görüntüleme Dizin Platformu) bir iki saniye içinde 100,000 civarında hücreyi aynı anda görüntüleme imkanı tanıyor. En önemli özelliği çok yüksek bir hacme, çok hızlı bakabilmesi. Normal optik mikroskoplara göre 1000 kat daha hızlı. Yaklaşık 10-20 cm2'lik bir alanı değişik hücrelerin karakteristik imzalarını tanımak için aynı anda görüntüleyebiliyoruz. Yaklaşık 5ml'lik bir hacimdeki degişik hücreleri karakterize edebilen bu teknoloji özellikle TeleHealth uygulamaları için çok önemli. Aslında LUCAS sistemi normal kameralı cep telefonları için çok uygun. Şimdilerde grubumda LUCAS sistemini normal bir cep telefonuna uygulama üzerine çalışıyoruz. Bu çalışmanın etkisi çok önemli, çünkü cep telefonları bugün her yerde. Ve bu telefonların birçok yüksek teknoloji özelliklerini bir tıbbi laboratuvar gibi kullanabilmek özellikle gelişmekte olan ülkelerde tıbbi tarama yapmak için çok önemli. Cep telefonu projesinin daha da ilerlemesi durumunda seri üretimi de düşünüyoruz."

19 Aralık 2008 Cuma

Para olacak ki "Kim?!" dedirteceksin

- Sadettin Abi şuradan telefona helalinden bir "Yok burada" der misin?
- ...
- Demezsin!
- ...
- Gözümsün...

17 Aralık 2008 Çarşamba

16 Aralık 2008 Salı

Dikkat! Yol genişletme çalışması yapılmamaktadır

D100 karayolunun (halk arasında E5 diye anılan) Küçükyalı-Kartal kesiminde yapılan genişletme çalışmalarından bir şekilde haberdar olmuşsunuzdur. Metrobüs mü geçecek, tramvay mı olacak derken inşaat tabelaları Kasım ayının ilk yarısında yerini aldığında bu tartışmalara da bir son vermiş oldu, yol ortadaki toprak alanın katılması ile genişletilecekti...

Yapılacak iş bariyerlerin sökülmesi, ortada bulunan toprak alanın zemin dolgusu yapmak üzere kazılıp üzerine asfalt dökülmesi olarak özetlenebilir. İleri mühendislik gerektirmeyen bu işin kısa sürede yapılması gerektiğini, daha önce yol Kozyatağı'ndan Küçükyalı'ya kadar genişletilirken neden yapılmadığını, haydi o zaman planlanmadı aradan neden bunca sene geçmesi gerektiğini düşünebilirsiniz. Siz bunları düşünürken, tabelalar ile birlikte sahaya konan 2 kepçe, 1 silindir ve birkaç adam aheste aheste işi ucundan başlatmışlardı. Bu meşhur tabelalar dikileli 1,5 ay geçti ve yaklaşık 9 km. olan yolun 1,5 km. bile olmayan kısmında çalışma devam ediyor. Çalışma olan alanın çoğu sadece kazılmış durumda, asfalt dökülmüş parçası ise hatırınız için 200 metre, siz çalışma hızını hesap edin artık. Hergün kullandığım yolda sanırım çalışma sadece göstermelik olarak trafik yoğunluğunun olduğu sabah ve akşam saatlerinde yapılıyor, bu çalışma sırasında demin bahsettiğim araçlara 2 kamyon eşlik ediyor ve elinde kırmızı bayrak sallayan bir işçi, sürekli telefonla konuşan 2 şantiye görevlisi, bazen de ölçüm cihazı ile oynayan gençten bir mühendis gruba eşlik ediyor. Arkeolojik bir keşfe daha imza atmadılarsa (!) bu hızda iş yapmalarına, yaptıkları işin zemin hazırlığı ve asfalt dökümü olduğunu düşünürsek anlam veremiyorum. Bu savımı Maltepe mevkiinde kepçesine kablo sarılı olarak 5 gün yatan iş makinası destekliyor sanırım.

Yollara geçici şeritleri bile çekmeyi ihmal etmeden, itina ile yürüyen bu işe tanıklık eden binlerce insan memleketimden bir "iş" manzarasına da tanıklık ettiğini düşünüyor mu acaba? Bu yolu kullanmayı bırakmalı, hatta hiç yollara çıkmamalıyım... Yalnız burnumun dikine bile bakarak tanık olduğum işler hayli canımı sıkıyor, benzerlerini aklıma getiriyor.

Yoldaki çalışma ile ilgilenir ve yerinizden kalkmadan izlemek isterseniz buradan Küçükyalı, buradan da Maltepe E5 karayolu trafik kameralarına ulaşabilirsiniz.

Ve soruyorum;
- İstanbul Metrosu ne aşamada?
- Marmaray ne aşamada, arkeolojik çalışmalar ne durumda?
- Seramikler, batıklar, ne zaman sergilenecek?
- Çalışmalar bitmeden üzerlerine beton mu dökülecek?
- Metrobüs ile daralan yollar dünya standartlarında mı?
- 7 tepeye 7 delik (tünel) çalışmaları ne durumda, tünellere yaklaşım yolları nereden geçecek?
- Paralel konumlanan toplu taşıma sistemleri ne kadar çözüm sunuyor?

Neden bu çalışmalarla ilgili resmi kanallardan açıklamalar bize ulaşmıyor, neden basın bu konuları haber niteliğinde görmüyor, neden tanıtım ofisleri kurulmuyor, neden gazeteler yazmıyor, neden televizyon göstermiyor, neden belgeseller çekilmiyor, çekiliyorsa neden bilmiyoruz, neden? Sakın cevaplarınız projelerin sitelerine işaret etmesin, orada görecekleriniz çok anlamlı! Biz Discovery Channel olmasa Marmaray'da işler nasıl yürüyor bilmeyecektik, illa Mega Structures'ı mı beklememiz lazım National Geographic'de?

Bilerek yaşamak umuduyla...

9 Aralık 2008 Salı

Kurban Bayramı Tebrik Tebliği

Merhabalar,

Etrafın kana bulanmasını beklemeye gerek yoktu aslında, bu senenin diğerlerinden farklı olacağını da düşünmedim bile ama tatil rehavetindendir diye tahmin ediyorum, ancak oturabildim klavyemin başına.

Malum, bir Kurban Bayramı ritüeli de bugün itibari ile tamamlandı. Uzun zamandır ertelediğim bu satırlar da akan kanların ardına ekleniveriyor.

Bir şekilde hepimizin gerceği kurban. Doğduğumuz andan itibaren kavurma kokusunun ciğerlere çekilmediği bir ev, çoğunluğu Müslüman bu topraklarda "azınlıktır"... Ölümlerini seyretmemiz için ısrar eden ebeveynlerimiz haricinde belki bizler de merak edip gittik toplananların peşinden, akan kanın toprağa kavusmasını seyretmek için. Dinin bir gereği yerine getirildi her sene, sürekli, yeniden, ısrarla...

Eminim büyüklerimizin bizlerden daha çok ve zengin anıları var kurbanlarla... Ne de olsa yaşadıkları yıl kadar gördüler!

Bildiğiniz üzere Hz. İbrahim ile başlayan bir gelenek bu. Oğlunu yaradanına kurban edecek peygambere, bu sadakati karşısında takas için bir koyun yollayan tanrının hikayesi...

Ancak not düşmekte fayda var, Hz. İbrahim Müslüman değil, Yahudi. Peygamberlerin babası olarak da biliniyor. Kabe'yi inşa eden kişi. Yani özünde, bahsettiğimiz hikaye İslamiyet öncesinde geçiyor.

Genel kanı, Hz. Muhammet'in Arap Yarımadası'nda İslamiyet'i kurup tanıttıktan sonra "gerekli stratejik manevralarından sadece biri olarak" daha geniş kitlelerce benimsenmesi için putlara tapanların bazı geleneklerinin devamını "düzenleyerek" ve "iyileştirerek" sürdürmesi ve Müslümanlık'a geçişi kolaylaştırması. Zaten tanrılara kurban neredeyse insanlik tarihi kadar eski ve tek bir coğrafya ya da doktrin ile açıklanamayacak kadar "insani"...

Kendi adıma bu evrenin ulu mimarının, varlığın, gücün, kudretin ya da siz ne derseniz o olanın, kendi yarattığı bir varlığın, yine kendi yarattığı bir varlığı kendisi için kurban ettireceğini ve bundan haz duyacağını düşünmek önce o inandığımız kudrete saygısızlık. Bu dökülen kanlara ihtiyaç duyacağından bahsetmek bile yaradana saygısızlık kanımca...

Dolayısı ile bu bakış açısını "kendi adıma" elersem geriye sadece kesilen kurbanın etleri ile yoksul, fakir ve et ihtiyacı içinde olan fakirlere yardım gibi ulvi bir nedenle idam kararı kalıyor. Bu seçeneği de geleneğin çıkış noktasının üzerinden geçen bin yılların ardından değişen yaşam şartları nedeni ile faydalı olarak tanımlamak biraz zor gözüküyor.

Bugün o miktarda ete ihtiyaç duyan fakir bir insanın ve ailesinin önceliği kesinlikle "et" değildir. Yakacağı, giyeceği, ayakkabısı olmayan kimsenin hayatta kalma sıralamasında et bir seçim değildir. Hele deliler gibi sıcak, derin dondurucusuz ve kesilir kesilmez tüketilmezse kurtlanacak bir çöl ortamında acilen paylaştırılması gereken bir hayvan ile kıyaslandığında, benzer protein değerlerine sahip tavuk, piliç gibi farklı et ürünlerine ulaşmak bu kadar kolay ve daha ucuz iken...

Birey ile tanrı arasına girmek kimin haddine, sadece düşünmeye çağırıyorum. Yoksa bu şekilde isteniyor, inancım bu ya da ben böyle gördüm diye alışkanlıklarımızdan vazgeçmemek de en az aksi kadar saygı duyulacak bir seçim.

Aksine gelirsek; bence kurban kesmek bugünün yardımsever insan profiline uymuyor. 3 çeki odun alın, ayakkabı alın, kırık camları, akan tavanları tamir ettirin, defter, kitap alın, akbil alın, mavi kart hediye edin... Ama size bugün için ayrıcalık olarak verilen yardımlaşabilme lüksünü et ile kullanmayın derim... Fitre, zekat da verin elbet, ama kurban parasını da onlara ekleyin en iyisi...

Sofralarımızda zevkle yediğimiz kırmızı etleri daha temiz ortamlarda, medenice, insanlığa yakışır standartlarda, kesilen hayvana en az acıya sebep olarak tedarik etmenin en net ve kestirme yolu bu. Yoksa besin zincirinin en üstünde yer alan bu zeki varlıkların ellerine balta ya da satır almalarından daha verimli yollar olduğunu düşünüyorum..

Ama dediğim gibi, sadece düşünüyorum.. Düşünmek dileği ile...

Kurban Bayramınız kutlu olsun,

Sevgiler

4 Aralık 2008 Perşembe

Iron Sky

II. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru SS Subayı Hans Kammler komutasındaki bir grup yerçekimini yenme konusunda çığır açan bir buluş yaparlar.

1945 yılında Antartika'da gizli bir üsten kalkan Nazi uzay gemileri Ay'ın karanlık yüzündeki Schwarze Sonne (Kara Güneş) askeri üssüne doğru yola çıkmıştır. Takvimler 2018'i gösterirken istila zamanı gelmiştir...

Star Wreck isimli bilim-kurgu ile ilk işlerini cümle aleme duyuran ekibin bu ikinci projesi halen çekim aşamasında. Star Trek parodisi denebilecek Star Wreck serisi Pirk isimli zalim diktatör ile mücadeleyi anlatıyor, Iron Sky'da ise tanıdık bir diktatörün emeline torunları ulaşmak için büyük bir projenin içindeler. Ayın karanlık yüzünden Çinliler mi, Naziler mi çıkacak bilmem, bekleyip göreceğiz.

"Zi cörman" aksanlı, üniformalı sarışın Mariel'in sunduğu aylık Iron Sky bülteni Signal için buraya bakmanızı tavsiye ederim, eğlenceli Finliler... Iron Sky'ın kısa fragmanı ise aşağıda...


Not: Başbakanımızın sözü ile YouTube'a girdik, siz de öğrenin, siz de izleyin!

3 Aralık 2008 Çarşamba

Black Mesa Source


Filmlerin yeniden yapımları (remake) olduğu gibi oyunların da olmaya başladı. Half-Life'ın VALVe'den ayrı bir ekip tarafından yeniden ele alındığı bu yapım ile oyunu tekrar oynar mıyız acaba?

26 Kasım 2008 Çarşamba

Google'ın ayıbı ;)

Bu nasıl bir arama motorudur, ahlaksız tekliflerde bulunan? Masumane arayışımı yaparken "sharapova" sorgusuna ne teklif aldım çok bilmiş Google'dan dersiniz? Evet, bu aramam karşısında Google bana "sharapova frikik" dedi, ilgili arama olarak bunu dallandırdı bana. Demek milletin aklı fikri bu ki Google'da kendini bu konuda geliştirmiş, öğrenmiş. Bir gün insanların arama yaptığı kelimeler, kriterler, alanlar, cümleler her ne ise bu Google'a belirli bir insanlık profili oluşturacak ve düğmeye basan belki de o olacak (bkz. aşağıdaki blog), ne fantazi ama. Yanlış anlaşılmasın fantazi Google'la ilgili...

Şimdi demez misiniz "ne arıyordun Sharapova ile ilgili", varsayalım sordunuz cevaplayayım; İspanyol GQ dergisine verdiği pozlar tenis aşkımı kabarttı da seceresini araştırıyordum. Bu arada bizim GQ türevi dergilerimiz de umarım bir gün bu içerik kalitesini tutturur, gene mevzu Sharapova değil siz fesatsınız. Netekim (paşam böyle derdi) tenis kortlarının görüp göreceği nefis bir kariyer, kişilik, sporcu, güzel insan... Evet hastasıyız, arka çizgi (baseline) oyununa, güçlü, uzun boylu tenisçilerin tercih ettiği izlemesi zevkli oyun tarzına (sizin aklınız başka yerde galiba).

19 Nisan 1987, Nyagan (Rusya) doğumlu olan tenisçi şu sıra Florida'da ikamet etmekte. Jade Raymond için de söylemiştim, çiçek göndermeyi ihmal etmeyin. 1,88 m. boyunda, sağ elli, backhandlerini çift el kullanıyor ve yıllık kazancı 23 milyon Dolar'ın üstünde. Tenis dünyasının eski 1 numarası şimdi 6'ncılıkta ama kazandığı 3 Grand Slam, Winbledon, US Open ve bu yıl Avustralya Açık'da Ana Ivanovic'i yenerek aldığı birincilik ile spor kariyeri başarılarla dolu. Teniste uzun yıllar kalmasını, vatandaşı Kournikova gibi işi sadece modelliğe, sosyal etkinliklere dökmeden nice finallere adını yazdırmasını dilerim spor adına...



25 Kasım 2008 Salı

Terminator Salvation

Terminator Salvation, Sony'nin sitesinde yayınlanan hareketli posteri ile gelecekten geldiğini kanıtladı. Sinema salonlarında da posterleri artık bu şekilde görürsek şaşırmayalım, ne de olsa Terminator Salvation: The Future Begins ifadesiyle lanse edilmişti...

22 Kasım 2008 Cumartesi

Karaköy İskelesi battı

1200 metrekarelik yolcu salonuna sahip Karaköy İskelesi dün gece şiddeti saatte 42 km.'i bulan lodosun etkisiyle 16 dubasından birinin su almasını sonucu yan yattı ve kurtarma çalışmalarının sonuçsuz kalmasıyla gece yarısı sulara gömüldü. Saat 20:30 sularında yan yatan ve boşaltılarak seferlerin iptal edildiği iskele 4 saat süren kurtarma çabalarına rağmen sulara teslim oldu.

Şehirhatları vapurlarının çalışmaya başlandığı yıllardan beri var olan iskele 1936'da Haliç Tersanesi'nde yapılan yenisi ile değiştirilmiştir. 1958'e kadar hizmet veren bu iskele dubalarının su alması ile yan yatmış ve batmıştır. Bu dönemde Kadıköy ve Haydarapaşa vapurları Galata Köprüsü'nde bulunan Adalar İskelesi'ni geçici olarak kullanmış, batık olan iskele Haliç Tersane'sine çekilerek onarım gördükten sonra aynı sene içinde bu sefer köprüye bağlanmayarak şimdiki yeri olan Kefeli Han'ın önüne sabitlenmişti. Bu iskele ise 1 Mart 1966'da iki Sovyet tankerinin liman ağzında çarpışması sonucu denize dökülen mazotun alev alması sonucu yanına bağlı "Kadıköy" vapuruyla beraber yanmış, yenisi aynı yıl içinde hizmete girmişti.

Dün (21 Kasım 2008) sulara gömülen iskele 1984 yılında İstinye Tersanesi'nde yapılarak kullanıma açılmış, eski iskele ise Harem'e bağlanarak hizmet binası olarak görev yapmaya başlamıştır.

20'nci yy. başlarında Galata Köprüsü'ne bağlı Karaköy İskelesi

Şimdiki yerine bağlı Karaköy İskelesi, o dönemde
Galata Köprüsü'ne de vapurlar yanaşıyordu

19 Kasım 2008 Çarşamba

Çift görüyorum

Tatooine güneşinde güneşlenen prensesler

Luke korunma konusunda bilgisizdir...

"Luke, at that speed do you think you'll be able to pull out in time?"
Yoda ise tam bir uzman,
"Control, control! You must learn control!"
Ve tam bir kendini beğenmiş,
"Size matters not. Judge me by my size, do you?"
Han Solo tekliflere açıktır,
"Back door, huh? Good idea!"
Leia ise tam bir prenses,
"Aren't you a little short for a stormtrooper?"

Üstteki satırlar Star Wars: a New Hope, the Empire Strikes Back ve Return of the Jedi filmlerinden...

17 Kasım 2008 Pazartesi

Mahvettin bizi Star Wars

Torunlarımıza anlatacağız seni dizimizde otururlarken, 80 yaşında hala t-shirtlerini giyeceğiz, Obi-Wan kupamızdan çayımızı içerken maketlerini yapacağız. Tunus çöllerinde başlayan bu efsane aradan geçen bunca zaman, yaşımız, izlediğimiz onca film ve yapımcı-yönetmeni George Lucas'ın karanlık tarafa geçmesine rağmen ruhumuza işlemiş durumda. Başka bir şey koyamayacağız galiba bu gidişle senin yerine, mahvettin bizi.

Michael Heilemann Binary Bonsai adlı sitesinde senden bahsediyordu, Ralph McQuarrie'nin nefis konsept çizimlerini ve storyboard'undan kareler koymuştu flickr'a. Müptelası olduğumuz için zehrinden içtik gene kana kana, ama bu da bitti şimdi n'apacağız ha, söyle var mı cevabın? Artık çizgi filmlerle de oyalayamazsın bizi mahvettin, bitirdin. Leia yaralarıma merhem olacak, bu dünyada herşey yalan ulan yalan...

14 Kasım 2008 Cuma

Velkam tu Raşa*

Murmansk'da aurora borealis

Eski komşu Rusya'dan şöyle bir blog ile karşılaştım geziyorken. "Ne güzel komşumuzdun sen" dedirtecek türden... İlk tesadüfüm trenleri ile oldu, bu kadar güzel tren fotoğrafını uzun zamandır bir arada görmemiştim. Binip gidesim geldi son istasyonuna kadar. Götürdüğü yerler buralar olmalıydı.

Sonra basınçla ezilen çelik uğultuları geldi kulağıma derinden, "Kaptan kahve var mı?" St. Petersburg'luymuş meğerse, uzun zamandır ailesini görmemiş. Annesi Moskova Hayvanat Bahçesi'nde bakıcıymış 1920'de, vodka içmeye başlamıştık bu sırada. Bir oğlu pilot olmuş, ama diğer çocuklarından dertli her baba gibi. Sivastopol'a tayin olacak yakında, orada da emekli... "Güney sıcak, kemiklerim ısınır artık" diyor. Belki terkedilmiş yeraltı denizaltı üssünde müze müdürü olur.

Ben buradan döneyim, siz yolunuza devam edin; oyun böyle oynanmalı, Sovyet mekiği Buran, PPSh'nin böylesi, dünyanın egzozu, 15 dakikalık sahne, hayalet şehir, acil iniş, eski zamanlar...

Do svidaniya!



*Rus aksanı ile okunacak. Sivastopol günümüzde Ukrayna topraklarında bulunmaktadır.

13 Kasım 2008 Perşembe

Ağaç yaşken eğilir

Batman davası

Davamız dünya basınında da yankı buldu; CNN, NBC, IMDb, Variety, Guardian, Yahoo, Telegraph.

Popüler olmayan haberler

Memleketimin medyasının kaçırmış olabileceği ilginç haberler dizisinden ağımıza takılan bir haber... Elin adamı ne işler yapıyor, biz ise memlekette onun tangası, bunun bilmemnesi diye boş boş konuşuyoruz. Şuradan da detaylı bilgi ve fotoğraflara ulaşmanız mümkün.

9 Kasım 2008 Pazar

Kesin kavgayı kızlar!

Dragon Con'da meydana gelen bu yastık savaşı Han Solo'ya sahip olmak için mi acaba? Kısa bir süre önce, uzak bir diyarda yapılan ve fantastik, bilim-kurgu, çizgi roman, oyun kahramanlarının buluşmasını sağlayan etkinlik dünyanın konuyla ilgili en büyük toplantısı.

Resimde seçilemeyen ama kişisel favorim olan Amira Sa'id ise hayatını Prenses Leia olarak kazanan profesyonel bir dansçı. Bu organizasyonların aranan kişiliği haline gelen Amira'nın sitesinden video ve fotoğraflarına ulaşabilir "annesi" Padme ile dansını seyredebilirsiniz. Eğer ben Leia'yı sarışın istiyorum derseniz buraya, Dragon Con'daki diğer kahramanlar için ise buradan başlayarak 25 sayfa kadar bakmanızı öneririm (1, 2, 3).

8 Kasım 2008 Cumartesi

Fanboys

Yarı insan, yarı robot, tam bir işçi*

Honda'nın geliştirdiği bu "yürüyüş destek asistanı" vücudun üst kısmını destekleyerek bacak eklem ve kaslarına binen yükü azaltıyor. 6,5 kiloya yakın ağırlığı ile cihaz iki motorunu 2 saat boyunca destekleyen lityum-iyon pillere sahip. Üreticinin bu ay sonuna doğru fabrikalarında test kullanımına sunacağı yürüyüş asistanı eğilme-kalkma, yürüme, merdiven çıkma fonksiyonlarını kullanıcısının doğal davranış biçimlerine uyumlu bir şekilde üstesinden geliyor, hem de sizi o gün hangi ayakkabıyı giyeceğinizi düşünmekten kurtarıyor.*

Yıkılmadım, ayaktayım!

6 Kasım 2008 Perşembe

Batman bizimdir bizim kalacak!

DTP’li Batman Belediye Başkanı Hüseyin Kalkan, ‘Batman’ filminin yönetmeni Christopher Nolan’a, Batman şehrinin adını izinsiz kullandıkları gerekçesiyle dava açacak! ‘Batman’ adının Batman’a, isim hakkının da kendilerine ait olduğunu savunan Kalkan, konuyla ilgili hukukçuların çalışmalarını sürdürdüğünü anlattı: "Üç yıl önce Yılmaz Güney Sinema Salonu’nu dünyada gişe rekoru kıran Batman filmiyle açmayı planlıyorduk. Fakat sinemanın adı Yılmaz Güney olduğundan usta oyuncunun filmiyle sinemamız açıldı. Dünyada bir tek Batman var. ABD’li film yapımcıları ilimizin adını bizden habersiz filmlerine yansıtmışlar. Batman’ın adını kullananlardan davacıyız. Bu davayı gerekirse de ABD’de de açacağız" dedi. Biz de kulaklarımıza ve okuduklarımıza inanamadık.

Sadece Christopher Nolan'a açma davayı başkan, Tim Burton'a, Detective Comics'e (DC), Bob Kane'e, Bill Finger'a da dava aç. Yarasaya 'bat', adama 'man' diyen bütün Anglosakson medeniyetlerine çek kılıcını, Harvey Dent bu mücadelende yanında olacaktır!

5 Kasım 2008 Çarşamba

Atatürk

Yıl 1934, o dönemde Milli Eğitim Bakanlığı Ulus'ta, bakan ise Niğdeli Abidin ÖZMEN' dir. Bakan, makamında çalışırken kapı çalınır, bakanın gür sesi kapıdakileri içeri davet eder: "Giriniz!"

ATATÜRK'ün yaverlerinden biri, yanında iki çocukla makama girerler. Hoş beşten sonra yaver, Bakan Abidin ÖZMEN'e bir zarf uzatır. Konuklara yer gösterir ve zarfı açar. ATATÜRK' ten gelen bir mektuptur bu: "Bay Abidin ÖZMEN, Milli Eğitim Bakanı...". Abidin ÖZMEN zarfı özenle açar ve mektubu dikkatle okur. "Yaver Bey'le, size iki fakir ve kimsesiz çocuk gönderiyorum. Bu çocukları, uygun göreceğiniz, bir liseye parasız yatılı olarak kaydını yaptırıp..."

Bu, ATATÜRK' ün bir emridir. Kesinlikle yerine getirilecektir. Bakan Abidin ÖZMEN, orta öğretim genel müdürünü çağırtır ve şu direktifi verir; "Yaver Bey'in yanındaki bu iki çocuğun evrakını alınız ve bu çocukları Haydarpaşa Lisesi'ne paralı yatılı olarak kaydını yaptırıp her ikisi için de üçer yıllık paralı yatılı makbuzlarının 'Veli ve ödeyen hanesine ATATÜRK' ün ismini yazdırarak bana getiriniz."

Bakanın emri yerine getirilmiştir. Abidin ÖZMEN de kısa bir mektup yazarak yaveri ile ATATÜRK'e yollar.

Mektubun içeriği şöyledir; "Muhterem ATATÜRK, Yaver Bey'le göndermiş olduğunuz iki çocuk hakkında emirlerinizi aldım. Ancak, arkasında Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve Cumhurbaşkanı ATATÜRK gibi biri bulunduğu için; bu iki çocuğu fakir ve kimsesiz olarak kabul etmeme, hem yasalarımız, hem de mantığımız izin vermedi. Bu nedenle her iki çocuğun da emirleriniz gereği Haydarpaşa Lisesi'ne paralı yatılı olarak kayıtlarını yaptırdım. Çocukların üçer yıllık okul taksitlerine ait makbuzları ekte takdim ediyorum..."

ATATÜRK bu mektup üzerine, devrin Başbakanı İsmet İnönü'ye telefon ederek; "Bak, senin Milli Eğitim Bakanın bana ne yaptı" diyerek olayı anlatmış. İnönü, bakanı adına özür dilemiş. ATATÜRK, "Yok!" demiş "Özür dileme. Çok memnun oldum. Keşke her devlet adamı bu medeni cesarete sahip olabilse ve doğruyu gösterebilse..."

Hata ise hata, insanlık ise insanlık, sonuç ise anlayana!

Bitmemiş kuğu

Tamamen beyaz bir dünyada elinizdeki boya tabancası ile yolunuzu bulmaya çalıştığınız Unfinished Swan sanırım türünün ilk örneği bir "first-person boyama" oyunu. Portal'ın devamını beklerken bu tarzda oyunların geliştirildiğini bilmek güzel, sadece kan dökmek üzerine kurgulanmamış, bulmacalar ile donanmış, günümüz 3B teknolojilerini kullananan algı zorlayıcı bu oyunlar sizi düşünceleriniz ile yüzleştiriyor, geriyor, korkutuyor...


V!

Remember, remember the fifth of November,
The gunpowder, treason and plot,
I know of no reason
Why the gunpowder treason
Should ever be forgot.

Guy Fawkes, Guy Fawkes, t'was his intent
To blow up the King and Parli'ment.
Three-score barrels of powder below
To prove old England's overthrow;

By God's providence he was catch'd
With a dark lantern and burning match.
Holloa boys, holloa boys, let the bells ring.
Holloa boys, holloa boys, God save the King!


Ama biz unuttuk... İngiliz parlemontosuna dürüst bir amaçla giren son insan olarak bilinen Guy "Guido" Fawkes'ı unuttuk! Ama düşününce; biz "barut komplosu" olarak bilinen bu olay hakkında ne biliyoruz ki?

Aslında planı yapan Robert Catesby iken, elinde meşale parlemento binasının altında yüklü miktarda barutla yakalanan Guy'ın amacı kral, kraliyet ailesinin büyük bir bölümü, aristokratlar ve tüm parlemento ertesi sabah toplandığında günümüzün 11 Eylül'üne denk terörist eylemini gerçekleştirmekti. Tarihçiler ve fizikçilerin hesabına göre o kadar barutun yeraltında patlatılmasıyla 100 metre çapındaki herkes ölecek, eş zamanlı olarak geriye kalan kraliyet ailesinin kaçırılmasıyla İngiltere büyük bir kaosa sürüklenecekti. İyi tamam da, neden?

Guy Fawkes, English Roman Catholics adlı gruba üyeydi. Olayın yaşandığı 1604 İngiltere'sinde Katolikler, koyu Protestan kralın baskısı altındaydı. Eylemin amacı Protestan hükümeti ortadan kaldırmaktı. Dolayısıyla terörist bir eylemden çok bir devrim hareketi sayılırdı. Tek sorun başarısızlığa uğramaları baskının çok daha fazla artmasına sebep oldu. Guy'ın 4 gün boyunca işkenceye dayanıp tek kelime etmemesi de pek işe yaramadı ve komploya katılanlar teker teker asıldı, boğuldu, yakıldı. Bize de kala kala, her 5 kasımda bu komplonun bozguna uğraması şerefine yakılan şenlik ateşleri kaldı...

Lightsaber

Bana lightsaberini söyle sana kim olduğunu söyleyeyim.

1 Kasım 2008 Cumartesi

Mustafa hakkında birkaç şey daha

Sevgili Baal kardeşimin 'Mustafa' filmiyle ilgili yazısını kullandığı dile gıpta ile okurken, fikirlerinin çoğuna katılmadığımı belirtmek isterim. Gayet tabii bu konu yüz yüze de dile getirilecektir ama yine de ben 1-2 satır yazmak istedim.

Öncelikle filmi hiç ama hiç beğenmedim. Gerek kurgusu, gerek kullanılan dokümanlar birkaç hareketli animasyon dışında yetersizdi. Milyon defa kitaplarda görmüş olduğumuz fotoğrafların 'photoshop' ile makyajlanıp bol bol yakınlaştırılarak, fona Bregoviç’in Balkan melodilerinin koyulmasından ibaret bir belgesel olmuş. Hazırlanırken ne kadar dokümandan faydalanıldı bilmem ama Anadolu’unun çeşitli yerlerine gidip yaşlılarla konuşarak edinilebilecek birkaç anektod ile bu iş nasıl kotarılabilir aklım almadı pek. Filmde şurasına para harcandı diyebileceğim tek yer belki de Ankara’daki halkın misket oynayarak Mustafa Kemal’i karşıladıkları sahneydi.

Filmin ilk yarısında yüzümün gülümsemesine sebep olan birkaç sahne olmuştu, fakat 2. yarı başladıktan sonra savaş alanında gösterilen dehanın sonrasında devrimlere geçilirkenki anlatım dili beni dehşete düşürmeye başladı.

Belki çok iddialı kaçacak ama söylemeden edemiyorum, bu ülke sınırları içinde Atatürk günümüz şartlarında ancak bu kadar kötülenebilirdi.

Bundan sonra yazacaklarım seyretmeyenler için 'spoiler' niteliği taşıyacağı için isteyenler filmi seyrettikten sonra okuyabilirler...

Evet dehşete düşmemin sebebi filmin her geçen dakikada bilinçsiz ya da bilgisiz bir topluluk için ne kadar tehlikeli olacağının farkına varmamdır. Gayet tabii Atatürk’ün zayıf yönlerinin de olduğunu ve bunların topluluk önünde konuşmanın tabu meselesi haline geldiğini hepimiz biliyoruz. Gayet 'cesur' bir şekilde bu filmde Atatürk’ün bu yönlerinin "O’nun insani yönlerini anlatacağız" diyerek bütün yönlerinden daha fazla ön plana çıkarılması bana bir süre sonra cesaretten çok kasıtlı yapılmış gibi geldi.

Yazdıklarımı okumadan önce düşünce yapısının ne kadar "Atatürkçü" olduğu tartışılabilecek bir hükümetin Milli Eğitim Bakanı’nın tüm ilkokul öğrencilerinin bu filme gitmesini tavsiye etmesinin ardından okulların turlar düzenleyerek sinema salonlarında uzun kuyruklar oluşturduğunu unutmayınız. Ki bu çocukların henüz fikirlerinin filizlenme aşamasında olduğunu, önüne sunulan bilgileri derleyerek bir çıkarım yapmalarından çok sunulan fikirlerin doğru olacağını düşünecekleri bir yaşta oldukları da su götürmez bir gerçektir.

57 yaşında sirozdan ölen bir insanın alkolle ne kadar yakın olduğunu tartışmamıza tabii ki gerek yoktur. Hepimiz O’nun ne kadar içkiye düşkün olduğunu biliyorduk. Fakat günümüzde iktidarın görüşleri doğrultusunda televizyonlarda "aman çocuklarımız kötü etkilenmesin" diye bütün programlardan içki ve sigara görüntülerinin makaslandığı bir ortamda, Milli Eğitim Bakanı’nın mutlaka her çocuk izlesin dediği filmin pek çok karesinde Atatürk’ün elinde içki ve sigara ile görünüyor olmasının o gencecik zekalara Atatürk’ü ne kadar örnek alınabilir gösterildiğini tartışabiliriz. Her ne kadar Atatürk’ün içkiye zaafını açıklarken "Bu kafa bu vücudun önünde gidiyor. Bu vücut artık bu kafaya yetişemiyor. Bu nedenle içiyorum." açıklaması kullanılmış olsa da 8 yaşındaki bir çocuk bu cümleden ne kadar bir şey anlayabilir, bunu da tartışabiliriz.

Atatürk’ün zaaflarından diğer biri olan kadınlar konusuna geldiğimizde ise, intihar eden sevgilisinin tamamen Atatürk’ün vermiş olduğu kararlar neticesinde kendisini öldürdüğünü düşünmek bence biraz sığ bir düşünceymiş gibi geliyor. Bir insan intihar ederken pek çok nedenden etkilenebilir. Ama bunun sadece ve sadece bir kişinin almış olduğu karar nedeniyle gerçekleşecek olması bana çok da inandırıcı gelmiyor. Kaldı ki insanın gönlü bir gün birisine bağlı iken diğer gün başkasına kayabilir. Bunu filmlerin kötü karakterinin almış olduğu kararmış gibi göstermek bence doğru değil.

Kötü karakter demişken, Atatürk’ün "Tek Adam"lık devrinin anlatılması sırasında fonda çalan müziğe dikkat edin. Sanki sahneye filmin kötü adamı çıkıyormuş da herkesin hakkından birazdan gelecekmiş gibi bir hava estirilmiş.

Tekke ve zaviyelerin kapatılması konusunda verilen bilgi ise gülünç. Neymiş efendim Mustafa Kemal küçükken hocasından yediği bir tokadın intikamını almak için kapatmış. Bu kesinlikle art niyetle yapılmış bir yorumdur. Sanki yapılan bu devrim belirli bir ideolojiye yönelmek için değil de tamamen kişisel bir tercihmiş gibi sunuluyor. Biliyoruz ki intikam erdemden uzaklaşan bir insanın seçmiş olduğu yoldur. Eğer birisi birisinden intikam alıyorsa yaptığı hareket genelde yanlış olarak algılanır. Şimdi düşünün tekke ve zaviyelerin kapatılması hareketinin kafalarda yanlış olduğu olgusunu yaratmak günümüzde hangi kesimin hoşuna gider?

Atatürk’ün tam bir din düşmanı olarak gösterildiğini seyreden herkes rahatlıkla algılayabilir. Söylemiş olduğu sözlerden, yapmış olduğu hareketlerden "sözde insani yönünü göstereceğiz" teranesi ile cımbızla en antipatik olanlarını seçerek mi biz çocuklarımıza Ulu Önder işte böyleydi diyeceğiz?
Filmde padişah rejiminin almış olduğu kararların en ufak şekilde eleştirilmemesini seyrettiğim onca taraflı görüş içinde hiç ama hiç yadırgamadım.

Epey uzun yazdım ama şunu söyleyebilirim ki; Atatürk bu filmde tamamen içki ve kadın düşkünü, din düşmanı, kendi çıkarları için kendisine en yakınlarını bile satabilen, arkadan bıçaklayabilen, dönek, yıllarca intikam ateşiyle kıvranıp fırsatını bulduğunda intikamını alacak kadar erdemsiz, yaptığı devrimlerin sonucunda büyük bir vicdan azabı duyarak yaşamının son yıllarını ızdırap içinde geçiren ve yalnız ölen bir diktatör gibi gösterilmiştir. Acı noktalarından birisi de yine kendi dilinden halkın ileri günlerde kendisini linç edeceğinden çekindiğini belirten bir cümleyi söylemiş olduğunun iddiası...

Bu mudur gencecik beyinlere işte örnek almanız gereken adam diye sunulan kişi. Bence bu filme yaş sınırlaması koyulmalıdır.

Umarım hepiniz bu filmi seyredersiniz de yüz yüze de konuşma fırsatını bulabiliriz. (Tavsiyem korsan DVD’den seyredin. Bu kötü niyetli adama para kazandırmayın)

Son olarak da Sevgili Baal kardeşimin yazısını okurken yüzümde gülümseme yaratan "Neden Atatürk bu kadar hüzünlü bakıyor?" sorusuna değinmek istiyorum. Gerçekten öyle hep hüzünlü bakıyor. Senin de hüzünlü bakması ile bu filmdeki konuları bağlamış olman çok güzel olmuş. Ama unutmamalı ki o devirlerde fotoğraf çektiren hemen herkes objektife hüzünlü bakıyor...

Selamlar, saygılar.

31 Ekim 2008 Cuma

Mustafa hakkında bir kaç şey

Selamlar,

Üst üste gelen 2 e-postanın ardından birşeyler yazma zorunluluğu hissettim.

Sadece Mustafa'yı galasında (Birçok kişiden önce olması açısından) seyretmiş biri olarak, bu ya da benzer postaları okuyup henüz seyretmemiş birileri varsa aksi fikirlerimi belirtmek istedim.

İlkokul yaşlarımda iken; yani ortalıkta internet yokken, sadece devlet politikası prangalı kitaplar ve görseller ile muhattap olabildiğimiz zamanlarda ulu önderin fotoğraflarına takılmışım demek ki; babama bir okul dönüşü büyük merakla "Atatürk neden bu kadar hüzünlü bakıyor" diye sormuştum. O da belki de bugüne kadar 1-2 kereden fazla olmadığı şekilde cevabını bilmedigi bir soru karşısında geçiştirmişti beni.

Filmi seyredene kadar bu hüznün nedenini bilmiyordum!

Büyük bir adamın, özel gönderildiğine inandığım, tarihi değistiren bir kumandan ve fikir adamının bizler gibi nefes aldığını, canının yandığını, bir gözünde neredeyse göremeyecek kadar problem oldugunu, Şam'a sürülürken annesi ile kucaklaşmasına bile izin verilmediğini, kadınlara aşık olup romantik mektuplar attığını ve evet, karanlıktan korktuğunu öğrendim.

Tabulaştırmanın anlamak değil uzaklaştırmak olduğuna inandığım için sevdim filmi.

Kafasındakileri yapmak için afedersiniz ama tabiri caizse "köprüyü geçene kadar ayıya dayı" dediğini gördüm...

Hayatının sevdasını, askerliği bırakıp hiçkimse olarak Ankara'da bir devlet kurmak isteyen bu yüreğe dinsiz diye fetva verenleri, meclis açılışında arkasında fotoğraf karesine sokmak icin 28 Ekim yerine 29 Ekim Cuma günü hutbeler, kesilen kurbanlar ile kandırdığını gördüm...

Bu ülkede bir cumhuriyet kurmak için hilafet ve İslam için savaştığını haykırdığını; aç, parasız, silahsız bir millete destek bulmak icin komunizm dogmasına sığındıklarını tüm dunyaya açıkladığını gördüm...

Ve bu manevraları yıllar sonra açık yüreklilikle itiraf ettigini... Meclis çatısı altında konuşurken o aynı ulemalara bilgiyi gaipten ve gökyüzünden yere indirdiklerini haykırırken seyrettim Mustafa'yı.

Yorgun bir adam gördüm, hüzünlü... Bir göçmen kadar, babasız bir çocuk kadar...

Ayrıca, İslamiyet'in uyuşturduğu bir milleti ayağa kaldırmaya çalışırken ne kadar sert ifadeler kullandığını, bugün o cümlelerin onda birini yazmanın savaş çıkarabilecek kadar ağır olduğu metinleri alıp -hem de kendini bu ateşe atmasına hic gerek yokken- filmine kurgulayan Can Dündar'ı kötülemeye çalışmak neyin nesidir bilemedim...

Kararı siz verin seyrederek elbet, ama ben nefret gördüm bu yazılarda. O karelere bakarak böyle bir çıkarım yapmak bana sadece nefret ve kıskançlık çağrıştırdı, eğer ileri gidersem çokça da bağnazlık.

Hani o büyük Mustafa'nın kökünü kazımaya çalıştığından...

Saygılar.

30 Ekim 2008 Perşembe

Büyük Birader

Hepimizin cebine birer cep telefonu yerleştirip, e-posta'lar ile iletişimimizi sağladımız, evimizde en az bir bilgisayarın bulunduğu bugünlerde, finans kayıtları, aile fotoğrafları, kişisel yazışmalara kadar bütün bilgimizin deposu olan bilgisayarların bu kadar yaygın olmadığı, hatta evlere, cebimize gireceği bile bilim-kurguya konu olduğu dönemlerde doğan 'büyük birader' yaşam alanını değiştirerek gelecek için kurgulanan elektronik dünyasının prangasını hepimizin boynuna geçirme yolunda hızla ilerliyor.

Bu teknolojik gelecek paranoyası diyenleriniz olacak, ama verilerin kaydedilmesi konulu AB direktifi Ocak ayından beri yürürlükte. Bu sebeple cep telefonları ve e-posta trafiği kaydediliyor. Gün geçtikçe daha fazla hükümet suçla mücadele bahanesiyle yurttaşlarını gözetliyor. Acaba kim iyi, kim kötü? Şu bir gerçek ki verilerin depolanması konusunda ayrım gözetilmiyor, yani hepimiz potansiyel suçluyuz...

Haziran ayı başından beri İsveç gizli servisi FRA, İsveç hatlarından geçen tüm uluslararası e-posta trafiğini denetliyor. İçeriklerine kadar incelediği e-postalar ile AB direktiflerini en sıkı uygulayan ülke İsveç. Hemen belirtmek lazım Rusya'nın veri trafiğinin %80'i İsveç'ten geçiyor! Bu konularda örnek ülke tabii ABD, 11 Eylül'den sonra kabul edilen Vatandaşlık Kanunu ile birey haklarının çiğnendiği birçok uygulama terörizmle savaş adına uygulamada. Phil Hazlewood'un Agence France Press için kaleme aldığı yazıda, 2006 yılında İngiltere'de 4,2 milyon kamera bulunduğunu öğreniyoruz, bu da diğer bir konudaki yatırımla ilgili size ufak bir bilgi verecektir. Ayrıca bu iş yazılı metinlerde geçen birkaç anahtar kelimeyi taramaktan daha zordur sanırım!

Vatandaş bundan ne gocunsun değil mi? Amacı kötü olan korkacak, duydun mu birader!

Konuyla ilgilenenin daniskasıyım diyenler, Privacy International sitesinden detaylı bilgi alabilir, ayrıca Auscanzukus'un ne demek olduğu ve Echelon'un marifetleri için buraya göz atabilirler.

Yazımı tamamladığım sıralarda aldığım bir e-posta.
İlgili mi konuyla? Ucundan!

Birbirimizden ne alırız?

28 Ekim 2008 Salı

Ne o öyle hangar gibi!

Bilgisayar kasası diye asker bavulu gibi şekilsiz dikdörtgenleri kullanıyoruz.

Meraklıları yapmış: "Battlestar Galactica" sevenlere dradis ekranlı, gemi logolu, bol ışıklı hangar gibi bir kasa.

"Caprica 6'nın hastasıyım, bu kasanın meraklısıyım"

"FTL drive'ım ısınmadan, bu kasa soğumadan, şurdan şuraya atlama yapmam" - 13 Koloni atasözlerinden.

23 Ekim 2008 Perşembe

Çağlar boyunca kadın

Saatchi Galeri'de yer alan bu video resme konu olan kadının çağlar boyu nasıl ele alındığını gözler önüne seriyor. Bir zamanlar Michael Jackson klibinde de görmüştük benzer çalışma. Bir bakın derim...

Call of Duty: World at War

21 Ekim 2008 Salı

İyi ki Doğdun Abey!

Doğum günün kutlu olsun bruder! Pasta olayı yalan ama... Sen yine de bir dilek tut!

İsimsizler de doğar!


Doğduğu gün belli olan tek John doe, keyif ve sağlıkla nice senelere...

15 Ekim 2008 Çarşamba

Çanı çal!

Bu Amerikalılar herşeyi pazarlama konusu yapmayı iyi bilir! Fırtına çıksa t-shirt'ünü, kupasını yapar işi paraya çevirirler... Bu bağlamda kendilerini, kurumlarını da marka haline getirmişlerdir. Bir cumhurbaşkanı ziyaret etse topraklarını eline tokmağı verir New York borsasını açma şerefine nail ederler, sen de demezsin "Yau, her gelenin eline tutuşturup bir haltmış gibi çan çaldırıyorsunuz, gidin işinize!", alırsın tokmağı çalarsın çanı, fotoğraflar çekilir, herkes gülüyordur... Ağızına bir parmak bal çalar yollarlar. Haber kanalların bu büyük lütfu haber yapar tekrar tekrar gösterir. Hatta öyle markadır ki bu kurumların isimleri dilimizde de İngilizce telaffuz edilirler, ef-bi-ay, si-ay-ey, en-es-ey... N'eyse bu başka bir yazının konusu, dağıtmayalım mevzuyu.

Çana dönersek, daha doğrusu New York borsasına, gene bir ziyareyçi ağırlamış geçen gün, gene ilk çan misafirimize çaldırılmış. Demek ki ne imiş çanın pek değeri yokmuş, gelen çalıyormuş, gerine gerine çalmak adama birşey kazandırmıyormuş.

Bu sefer misafirimiz mi kimmiş? Avustralya'dan, selvi boylu, saçları Helen'inki gibi altın sarısı, gözleri geçtiği okyanus gibi mavi, gülüşüyle gözlerinizin kamaşacağı, isminin çağrışımlar yaratacağı şarkıcı Delta Goodrem. Onun çaldığı çan ile açılan seansda 4 dakika içinde 382.23 puanlık, %4'ün üstünde artış yaşanmış, yaşanır. Çanı kime çaldıracağını bileceksin!


Star Wars alfabesi

Tweedlebop'tan Star Wars alfabesi, burada keyfinize sunulmuş...

Herşey tek bir Lego parçası ile başlar...

Diğer resimlerini buradan görebileceğiniz uçakgemisi yapılmış en büyük Lego işlerinden. Lego'nun 500.000 parçalı, 30 metreyi aşkın kule rekoruyla kıyaslamazsak tabii...

14 Ekim 2008 Salı

Başımızın üstündeki kediler

Kedileri sevmemin bir başka nedeni daha. Bizim, yataklarında uyumamıza izin veriyorlar geceleri. Sabah olduğunda da bizi uyandırmak gibi zor bir görevi üstleniyorlar. Kanıtı linkte...

13 Ekim 2008 Pazartesi

Gelecek Eğitim Videosu

Nükleer savaş sonrası hayat kurgusu içinde yaşanan bir macerada rol aldığımız Fallout 3 oyunu için hazırlanmış sitelerden biri daha bize bu fantastik dönemden kesitler sunuyor. Geleceğe ne kadar hazırsınız? Şimdi bu geleceğe kendinizi hazırlamak için düğmeye basın, arkanıza yaslanın ve alıcınızın ayarları ile oynamayın...

Onu bir de görev başında görün!

Yediğiniz, içtiğiniz Dexter'dan ayrı gitmesin...

12 Ekim 2008 Pazar

GlaDOS'un şarkısı



Portal'ın sonundaki nefis parça, GlaDOS'un sesinden tipografik bir anlatım ile sizinle! Bu arada Wikia'yı takdimimdir...

Elf Kulağı

Elf kulağınızın mı olmasını istiyorsunuz? Evde sokakta kırda bayırda Bir Liv Tyler, bir Orlando Bloom havası mı estirmek istiyorsunuz? O zaman bu site tam size göre.

Küvet III

Keith Loutit isimli Sidney'li fotoğrafçıdan zaman-atlamalı (time-lapse) bu video, 'tilt-shift' tekniği ile çekilmiş. Sanatçının sığ alan derinliği etkisi yaratan bu teknik ile çekilmiş diğer videolarını da (1, 2) görmenizi tavsiye ederim, müzikleri de hoşunuza gidebilir...

10 Ekim 2008 Cuma

Kıyafet Balosu?

Diyelim ki bir kıyafet balosuna davetlisiniz. Karar vermeye çalışıp, dolanıp duruyorsunuz.

Alın size film karekterlerinden fikirler. 'Indy' her zaman bir numara ama 'Dude' olmak da şu an acayip cazip geliyor bana. Hem bornoz ve terlik hazır hem de 'White Russian' en yakın tekelden tedarik edilebilir...