31 Aralık 2008 Çarşamba

Muhteşem

Markaların üstüne çıkan, muhteşem duygular yüklü reklam filmleri. İzledikten sonra hangi markanın reklamı olduğunu belki unutacak ama tattığınız duyguyu uzun bir süre daha yaşatacaksınız. Hepsi birer enstalasyon, modern sanat eseri, kısa film, görsel şölen...

27 Aralık 2008 Cumartesi

Sarah Connor'ın güncesi

Bugün ne oldu bilemiyorum ama kendimi durduramıyorum. Buyrun size bir yazı daha...

İkinci sezonunun ortalarına gelmekte olan güzide dizi "Sarah Connor'ın Güncesi"ni tahminimce hepiniz zevkle seyretmektesiniz. Gen. John Connor'ın tanıdığı en iyi savaşçı olan annesi muhterem Sarah Connor hanımefendinin makinelere karşı verdiği mücadeleyi anlatmakta olan bu dizi ilk sezonunun başını biraz tek düze geçirdikten ve sonra Amerikan senaristleri sendikasının da baltalaması ile iyice darbe almış fakat Skynet'in ve komünist senaristlerin tüm çabalarına rağmen sezonu rahmetli Johnny Cash'in müziğinin eşliğinde akıllarda kalacak bir şekilde bitirmiş ve yazın sözleşmesi yenilenmiş, grevin de bitişi ile müteakip gerekli besmeleler çekilerek prodüksiyon yeniden başlamış ve bu sonbaharda torrentlerimizi tekrar şereflendirmiştir.

İkinci sezonun ortalarına vardığımız şu sıralarda bu konu ile birkaç belirleme yapmak ve takdirlerimi dile getirmek istiyorum;

1. Her zaman söylediğim gibi Summer Glau'yu cast eden ekibi büyük saygıyla selamlıyorum. İkinci sezonda bunun seçimlerinin bir tesadüf olmadığını ve gerçekte bir casting ekibinin nasıl olması gerektiğini Shirley Manson'ı da (evet Garbage) kadroya katarak birkez daha ispat ettiler.

2. Geride kalan 20 küsur bölüme bakıldığında, başında bu yapamaz, altından kalkamaz Linda Hamilton'un yerini dolduramaz dedikleri Lena Headey, kanaatimce iyi bir Sarah Connor olmuş. Linda Hamilton'u aratmamış bir anne ve bir savaşçı olan Sarah Connor karakterine araştırmacı özelliğini de çok başarıyla eklemiş.

3. Senaristleri de ayrıca tebrik etmek istiyorum. Başlangıçta kopuk olmakla birlikte, dizinin tonu beklenen distopiyan Terminatör tonuna kimseye farkettirmeden dönmüştür. Ayrıca filmde çok fazla işlenemeyen çeşitli egzistansiyalist, kader ve imanı sorgulayan temalar uygun dozlarda işlemiş ve körü körüne gelişen bir distopya yerine karakterlerinin felsefi motivasyonları olan bir hikaye ortaya çıkmış. Ayrıca bir teknik detayı da şiddetle taktir etmek lazım ki 2.10'uncu bölümde bir bilgisayar sisteminin içeriğini görmek isteyen Sarah Connor pekçok filmde olduğu gibi sisteme bir internet kafeden izinsiz giriş veya çok hızlı bir şekilde bir networkteki tüm bilgileri tırnak boyutundaki bir çipe 15 saniyede kopyalamak gibi mucizeler gerçekleştirmiyor. Bunun yerine kapıdan girip, tüm bilgisayarlardaki harddiskleri söküp bir çantaya koyup eve götürüyor. Bu gerçekçilikten dolayı senaristlere 10 puan vermeyi görev biliyoruz.

Sonuç olarak Sarah Connor Chronicles iyi bir gidişat almış vaziyette ilk başlardaki ezikliğinden ve başarılı bir bilim-kurgu serisinin gölgesinden kurtulmuş ve kendine güvenen bir prodüksiyon haline gelmiş vaziyette, bu da bizi memnun ediyor. Eğer koleksiyonunuzda eksikleriniz varsa ailenizin korsanına başvurun eksiklerinizi tamamlayın. İyi seyirler...


Bu yaz
ar bir Purple Heart madalyası taşımaktadır.

World at War

Söylemek isterim ki cidden süper olmuş Call of Duty'nin İkinci Dünya Savaşı'na dönmesi. Takdir edilecek pek çok yönü var.

İddia ediyorum bu alemin son delikanlı savaşıydı İkinci Dünya Savaşı. Şimdi Amerikalı işgalcilerle kendimi özdeşleştirmekte güçlük çekiyordum. Ayrıca Arap teröristlerde de aynı sorun vardı. Rus ultra nasyonalist olabilir, ama oyunun adı Call of Duty. Modern zamanın savaşlarında bir 'call of duty' durumu olduğuna inanamıyordum.

Gerçekten, harbiden, sapına kadar 3 boyutlu haritalar; Modern Warfare'nin hep ciddi zaafiyeti olduğunu düşündüğüm konu haritaların çoğunlukla iki boyutlu olması idi. Yani mücadele bir yüzeyde geçiyor, bazen de ikinci katlar var. Sonra patch 1.7'de bir iki tane 3 katlı harita çıktı fakat çoğunlukla üç, dört düz sokağın birbiri ile kesiştiği tek katlı haritalar vardı. Oysa ki World at Word'a giriyorsun, çıkıyorsun, iniyorsun, biniyorsun, dönüyorsun duruyorsun... Çok iyi hareketler!

Sonuçta "Infinity Ward'un yapmadığı CoD, CoD olur mu?" derseniz, oluyormuş, valla ben de şaşırdım.

Tabii bunun dışında bazı küçük problemler de var, CoD5 olmasından kaynaklanan COD4'ten sonra gelmek gibi bir problemi var. Bundan dolayı silahların kofnigüre edilebilirliği söz konusu, Thompson'a susturucu veya 'red dot sight' gibi birşey takılabiliyor fakat şunu itiraf etmeliyim ki bu bence bir CoD geleneği olan teknik doğruluğun beline biraz kazma vuruyor. Tabii Mp40'ımızın red dot'u olmasını biz de isteriz fakat görevin çağrısına uyup Berlin'i komünist işgalcilere karşı savunmaya çalışan zavallı Fritz'in red dot'u yokmuş ki. Olsaymış belki herşey farklı olurmuş!

Herkes aynı silahlarla başlıyor. Tabii bu aslında sportif açıdan daha iyi birşey. Böylece "Hem Almansınız hem de beş kişisiniz" sorununun önüne geçiliyor, cenk meydanına sportmenliği getiriyor, fakat kişisel görüşüm yine bu tarihe sadakat hadisesinden ötürü durum biraz CoD ruhuna ters düşüyor.

Ayrıca insan İngiliz'leri, Amerikan Ranger ve Airborne'ları da arıyor. Sayfanın başına bakın hepimizin üniforması Airborne, nereden çıktı bu kıro marine hadisesi? Zaten Pasifik adalarında da çok sivrisinek oluyormuş.

Tabii yıllardan ve yollardan sonra CoD'un ruhunda da biraz değişiklik olması doğal. Zeitgeist meselesi... Eminim ki CoD2 release 5 olsa idi bu kadar heyecan ile alıp, saatler harcamaz ve böyle olmayacak köpek gibi monitör aldım bari ekonomik konjoktör dinlemeden yeni bilgisayar da alayım diye düşünmezdim. Sonuçta pozitif yönleri negatif yönlerine çok ağır basan bir oyun. Takdir ettik, Activision'a teşekkür ettik, başarılarının devamını diledik. Treyarch'ı da beğendik...


22 Aralık 2008 Pazartesi

Cep telefonu ile kan analizi

Kandan tanı koymak için kullanılan test cihazları buzdolabı büyüklüğünde, 100 binlerce Dolar maliyetli veya bu iş için kan hücrelerini tek tek sayan ve tanımlayan eğitimli teknisyenlere ihtiyaç duyuluyor. Sonuçta sistem ağır ve pahalı. Ama yukarıda gördüğünüz McGyveresque bir biçimde "hack"lenmiş cep telefonu size HIV, sıtma ve benzeri hastalıkların tanısını koymanıza yardımcı oluyor. Bunu entegre kamerasının üzerine konan kan örneğini filtrelenmiş bir ışıkla aydınlatıp, telefondaki bir yazılım aracılığı ile kısa sürede yapan cihaz Dr. Aydoğan Özcan'ın buluşu. UCLA'da araştırma görevlisi olan Özcan, Bilkent Üniversitesi Elektrik Elektronik Mühendisliği 2000 mezunu, MS ve PhD'sini Stanford Üniversitesi'nde tamamladıktan sonra, yaklaşık iki sene Harvard Tıp Fakültesi'nde Wellman Center for Photomedicine bölümünde araştırma görevlisi olarak çalışmış ve 2007'den beri UCLA EE bölümünde Bio ve Nano Photonics Laboratuvarının müdürü. Bize uğramayan haberlerden biri daha, hem tanı teknolojisi hem de arkasındaki genç bilimadamı ile kayda değer sanırım.

2008 Okawa ödülü sahibi olan Dr. Aydoğan Özcan bir röportajında geliştirdiği teknolojiyi şöyle anlatmış;

"Okawa ödülünü merceksiz hücre görüntüleme üzerine aldım. Grubumda geliştirdiğim bu teknoloji (biz kısaca LUCAS diyoruz, Lensless Ultrawide Field Cell Monitoring Array Platform based on Shadow Imaging - Gölge Görüntüleme Tabanlı Merceksiz Ultrageniş Hücre Görüntüleme Dizin Platformu) bir iki saniye içinde 100,000 civarında hücreyi aynı anda görüntüleme imkanı tanıyor. En önemli özelliği çok yüksek bir hacme, çok hızlı bakabilmesi. Normal optik mikroskoplara göre 1000 kat daha hızlı. Yaklaşık 10-20 cm2'lik bir alanı değişik hücrelerin karakteristik imzalarını tanımak için aynı anda görüntüleyebiliyoruz. Yaklaşık 5ml'lik bir hacimdeki degişik hücreleri karakterize edebilen bu teknoloji özellikle TeleHealth uygulamaları için çok önemli. Aslında LUCAS sistemi normal kameralı cep telefonları için çok uygun. Şimdilerde grubumda LUCAS sistemini normal bir cep telefonuna uygulama üzerine çalışıyoruz. Bu çalışmanın etkisi çok önemli, çünkü cep telefonları bugün her yerde. Ve bu telefonların birçok yüksek teknoloji özelliklerini bir tıbbi laboratuvar gibi kullanabilmek özellikle gelişmekte olan ülkelerde tıbbi tarama yapmak için çok önemli. Cep telefonu projesinin daha da ilerlemesi durumunda seri üretimi de düşünüyoruz."

19 Aralık 2008 Cuma

Para olacak ki "Kim?!" dedirteceksin

- Sadettin Abi şuradan telefona helalinden bir "Yok burada" der misin?
- ...
- Demezsin!
- ...
- Gözümsün...

17 Aralık 2008 Çarşamba

16 Aralık 2008 Salı

Dikkat! Yol genişletme çalışması yapılmamaktadır

D100 karayolunun (halk arasında E5 diye anılan) Küçükyalı-Kartal kesiminde yapılan genişletme çalışmalarından bir şekilde haberdar olmuşsunuzdur. Metrobüs mü geçecek, tramvay mı olacak derken inşaat tabelaları Kasım ayının ilk yarısında yerini aldığında bu tartışmalara da bir son vermiş oldu, yol ortadaki toprak alanın katılması ile genişletilecekti...

Yapılacak iş bariyerlerin sökülmesi, ortada bulunan toprak alanın zemin dolgusu yapmak üzere kazılıp üzerine asfalt dökülmesi olarak özetlenebilir. İleri mühendislik gerektirmeyen bu işin kısa sürede yapılması gerektiğini, daha önce yol Kozyatağı'ndan Küçükyalı'ya kadar genişletilirken neden yapılmadığını, haydi o zaman planlanmadı aradan neden bunca sene geçmesi gerektiğini düşünebilirsiniz. Siz bunları düşünürken, tabelalar ile birlikte sahaya konan 2 kepçe, 1 silindir ve birkaç adam aheste aheste işi ucundan başlatmışlardı. Bu meşhur tabelalar dikileli 1,5 ay geçti ve yaklaşık 9 km. olan yolun 1,5 km. bile olmayan kısmında çalışma devam ediyor. Çalışma olan alanın çoğu sadece kazılmış durumda, asfalt dökülmüş parçası ise hatırınız için 200 metre, siz çalışma hızını hesap edin artık. Hergün kullandığım yolda sanırım çalışma sadece göstermelik olarak trafik yoğunluğunun olduğu sabah ve akşam saatlerinde yapılıyor, bu çalışma sırasında demin bahsettiğim araçlara 2 kamyon eşlik ediyor ve elinde kırmızı bayrak sallayan bir işçi, sürekli telefonla konuşan 2 şantiye görevlisi, bazen de ölçüm cihazı ile oynayan gençten bir mühendis gruba eşlik ediyor. Arkeolojik bir keşfe daha imza atmadılarsa (!) bu hızda iş yapmalarına, yaptıkları işin zemin hazırlığı ve asfalt dökümü olduğunu düşünürsek anlam veremiyorum. Bu savımı Maltepe mevkiinde kepçesine kablo sarılı olarak 5 gün yatan iş makinası destekliyor sanırım.

Yollara geçici şeritleri bile çekmeyi ihmal etmeden, itina ile yürüyen bu işe tanıklık eden binlerce insan memleketimden bir "iş" manzarasına da tanıklık ettiğini düşünüyor mu acaba? Bu yolu kullanmayı bırakmalı, hatta hiç yollara çıkmamalıyım... Yalnız burnumun dikine bile bakarak tanık olduğum işler hayli canımı sıkıyor, benzerlerini aklıma getiriyor.

Yoldaki çalışma ile ilgilenir ve yerinizden kalkmadan izlemek isterseniz buradan Küçükyalı, buradan da Maltepe E5 karayolu trafik kameralarına ulaşabilirsiniz.

Ve soruyorum;
- İstanbul Metrosu ne aşamada?
- Marmaray ne aşamada, arkeolojik çalışmalar ne durumda?
- Seramikler, batıklar, ne zaman sergilenecek?
- Çalışmalar bitmeden üzerlerine beton mu dökülecek?
- Metrobüs ile daralan yollar dünya standartlarında mı?
- 7 tepeye 7 delik (tünel) çalışmaları ne durumda, tünellere yaklaşım yolları nereden geçecek?
- Paralel konumlanan toplu taşıma sistemleri ne kadar çözüm sunuyor?

Neden bu çalışmalarla ilgili resmi kanallardan açıklamalar bize ulaşmıyor, neden basın bu konuları haber niteliğinde görmüyor, neden tanıtım ofisleri kurulmuyor, neden gazeteler yazmıyor, neden televizyon göstermiyor, neden belgeseller çekilmiyor, çekiliyorsa neden bilmiyoruz, neden? Sakın cevaplarınız projelerin sitelerine işaret etmesin, orada görecekleriniz çok anlamlı! Biz Discovery Channel olmasa Marmaray'da işler nasıl yürüyor bilmeyecektik, illa Mega Structures'ı mı beklememiz lazım National Geographic'de?

Bilerek yaşamak umuduyla...

9 Aralık 2008 Salı

Kurban Bayramı Tebrik Tebliği

Merhabalar,

Etrafın kana bulanmasını beklemeye gerek yoktu aslında, bu senenin diğerlerinden farklı olacağını da düşünmedim bile ama tatil rehavetindendir diye tahmin ediyorum, ancak oturabildim klavyemin başına.

Malum, bir Kurban Bayramı ritüeli de bugün itibari ile tamamlandı. Uzun zamandır ertelediğim bu satırlar da akan kanların ardına ekleniveriyor.

Bir şekilde hepimizin gerceği kurban. Doğduğumuz andan itibaren kavurma kokusunun ciğerlere çekilmediği bir ev, çoğunluğu Müslüman bu topraklarda "azınlıktır"... Ölümlerini seyretmemiz için ısrar eden ebeveynlerimiz haricinde belki bizler de merak edip gittik toplananların peşinden, akan kanın toprağa kavusmasını seyretmek için. Dinin bir gereği yerine getirildi her sene, sürekli, yeniden, ısrarla...

Eminim büyüklerimizin bizlerden daha çok ve zengin anıları var kurbanlarla... Ne de olsa yaşadıkları yıl kadar gördüler!

Bildiğiniz üzere Hz. İbrahim ile başlayan bir gelenek bu. Oğlunu yaradanına kurban edecek peygambere, bu sadakati karşısında takas için bir koyun yollayan tanrının hikayesi...

Ancak not düşmekte fayda var, Hz. İbrahim Müslüman değil, Yahudi. Peygamberlerin babası olarak da biliniyor. Kabe'yi inşa eden kişi. Yani özünde, bahsettiğimiz hikaye İslamiyet öncesinde geçiyor.

Genel kanı, Hz. Muhammet'in Arap Yarımadası'nda İslamiyet'i kurup tanıttıktan sonra "gerekli stratejik manevralarından sadece biri olarak" daha geniş kitlelerce benimsenmesi için putlara tapanların bazı geleneklerinin devamını "düzenleyerek" ve "iyileştirerek" sürdürmesi ve Müslümanlık'a geçişi kolaylaştırması. Zaten tanrılara kurban neredeyse insanlik tarihi kadar eski ve tek bir coğrafya ya da doktrin ile açıklanamayacak kadar "insani"...

Kendi adıma bu evrenin ulu mimarının, varlığın, gücün, kudretin ya da siz ne derseniz o olanın, kendi yarattığı bir varlığın, yine kendi yarattığı bir varlığı kendisi için kurban ettireceğini ve bundan haz duyacağını düşünmek önce o inandığımız kudrete saygısızlık. Bu dökülen kanlara ihtiyaç duyacağından bahsetmek bile yaradana saygısızlık kanımca...

Dolayısı ile bu bakış açısını "kendi adıma" elersem geriye sadece kesilen kurbanın etleri ile yoksul, fakir ve et ihtiyacı içinde olan fakirlere yardım gibi ulvi bir nedenle idam kararı kalıyor. Bu seçeneği de geleneğin çıkış noktasının üzerinden geçen bin yılların ardından değişen yaşam şartları nedeni ile faydalı olarak tanımlamak biraz zor gözüküyor.

Bugün o miktarda ete ihtiyaç duyan fakir bir insanın ve ailesinin önceliği kesinlikle "et" değildir. Yakacağı, giyeceği, ayakkabısı olmayan kimsenin hayatta kalma sıralamasında et bir seçim değildir. Hele deliler gibi sıcak, derin dondurucusuz ve kesilir kesilmez tüketilmezse kurtlanacak bir çöl ortamında acilen paylaştırılması gereken bir hayvan ile kıyaslandığında, benzer protein değerlerine sahip tavuk, piliç gibi farklı et ürünlerine ulaşmak bu kadar kolay ve daha ucuz iken...

Birey ile tanrı arasına girmek kimin haddine, sadece düşünmeye çağırıyorum. Yoksa bu şekilde isteniyor, inancım bu ya da ben böyle gördüm diye alışkanlıklarımızdan vazgeçmemek de en az aksi kadar saygı duyulacak bir seçim.

Aksine gelirsek; bence kurban kesmek bugünün yardımsever insan profiline uymuyor. 3 çeki odun alın, ayakkabı alın, kırık camları, akan tavanları tamir ettirin, defter, kitap alın, akbil alın, mavi kart hediye edin... Ama size bugün için ayrıcalık olarak verilen yardımlaşabilme lüksünü et ile kullanmayın derim... Fitre, zekat da verin elbet, ama kurban parasını da onlara ekleyin en iyisi...

Sofralarımızda zevkle yediğimiz kırmızı etleri daha temiz ortamlarda, medenice, insanlığa yakışır standartlarda, kesilen hayvana en az acıya sebep olarak tedarik etmenin en net ve kestirme yolu bu. Yoksa besin zincirinin en üstünde yer alan bu zeki varlıkların ellerine balta ya da satır almalarından daha verimli yollar olduğunu düşünüyorum..

Ama dediğim gibi, sadece düşünüyorum.. Düşünmek dileği ile...

Kurban Bayramınız kutlu olsun,

Sevgiler

4 Aralık 2008 Perşembe

Iron Sky

II. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru SS Subayı Hans Kammler komutasındaki bir grup yerçekimini yenme konusunda çığır açan bir buluş yaparlar.

1945 yılında Antartika'da gizli bir üsten kalkan Nazi uzay gemileri Ay'ın karanlık yüzündeki Schwarze Sonne (Kara Güneş) askeri üssüne doğru yola çıkmıştır. Takvimler 2018'i gösterirken istila zamanı gelmiştir...

Star Wreck isimli bilim-kurgu ile ilk işlerini cümle aleme duyuran ekibin bu ikinci projesi halen çekim aşamasında. Star Trek parodisi denebilecek Star Wreck serisi Pirk isimli zalim diktatör ile mücadeleyi anlatıyor, Iron Sky'da ise tanıdık bir diktatörün emeline torunları ulaşmak için büyük bir projenin içindeler. Ayın karanlık yüzünden Çinliler mi, Naziler mi çıkacak bilmem, bekleyip göreceğiz.

"Zi cörman" aksanlı, üniformalı sarışın Mariel'in sunduğu aylık Iron Sky bülteni Signal için buraya bakmanızı tavsiye ederim, eğlenceli Finliler... Iron Sky'ın kısa fragmanı ise aşağıda...


Not: Başbakanımızın sözü ile YouTube'a girdik, siz de öğrenin, siz de izleyin!

3 Aralık 2008 Çarşamba

Black Mesa Source


Filmlerin yeniden yapımları (remake) olduğu gibi oyunların da olmaya başladı. Half-Life'ın VALVe'den ayrı bir ekip tarafından yeniden ele alındığı bu yapım ile oyunu tekrar oynar mıyız acaba?