28 Ocak 2009 Çarşamba

Starcraft sınıfı

UC Berkeley öğrencileri Starcraft sınıfında aldıkları notlar ile sınıf geçme kredisi kazanıyor.

24 Ocak 2009 Cumartesi

Ah anam lahanam



Manifesthope

İsimlerini hatırlamıyorum ama geçenlerde izlediğim bir programda Amerika'dan bir gazeteci buradan bir gazeteci arkadaşına, 2 sene önce, "Bu adama dikkat et 5 sene içinde Amerikan başkanlığı için çalışmaya başlayacak" diyor. O adam şimdi Air Force One ile dolaşıyor.

Ve o adam yani Obama, iki sene önce ortalama bir amerikalının bile adını bilmediği bu insan dünyanın ümidi olarak karşımıza çıktı ve ufak ufak süper kahraman payesine doğru ilerliyor.

Bu nasıl bir reklam kampanyasıdır, bu nasıl bir bilince işlemedir bilemiyorum ama tam da seçimlere yaklaştığımız şu günlerde, bilboardlardaki "liderler"imizi ve kampanyalarını gördükçe, aradaki anlayış farkını görmemek elde değil.

22 Ocak 2009 Perşembe

Ay Cumhuriyeti


Amero gibi Birleşik Devletler, Kanada ve Meksika ile başlayıp Amerika kıtasının para birimi olacağı savlanan ütopya (!) bir yana millet Ay'a Amero yaya! Ay Cumhuriyeti'nin para birimi karşınızda, bozdur bozdur harca... Ve Zeitgeist'ı ara... Bir konu sonuca erdirilmek için Ay'dan dolaştırılmış mıdır? İşte o da oldu! Hiçbir şey göründüğü gibi değildir...

Wild Palms


Bruce Wagner'ın senaryosunu ele aldığı ve Oliver Stone'la yapımcılığını üstlendiği enteresan bir mini dizi idi ve artık arşivdedir. Wagner tarafından yazılmış çizgi diziden uyarlanan ve beyin yıkama teknolojilerinin tehlikelerini konu alan Wild Palms'ın kadrosunda tanıdık simalara rastlamak mümkün. Aralarında Kathryn Bigelow'un yönettiği bir bölümü de bulunan 6 bölümlük dizi 1993 yılına ait. İlgilenenler MetaStable projektörünü İstanbul semalarına yöneltebilir...

WTF?

19 Ocak 2009 Pazartesi

Yeni banner hayırlı olsun!

Bakınız konu satırı... Sayın John Doe tabii zamanı boş bulunca gruba oturmuş yeni bir banner yapmış. Bunu farketmezsek ve yorum yapmaz isek alınır bu çerçevede, eline sağlık. Velakin tabii ki biraz eleştirmeden geçemeyeceğim. Zaten laf söylemesem şaşırırdım!

1) Lost'tu izlemiyorum eksikliğini hissetmiyorum. Hanzo Foundation'a da karşıyım.
2) Bu güzide grubu bir araya getiren 2. Cihan Harbi teması, ve Airborne Rangers hadisesi tamamen yok olmuş. Kendimizi yeniden mi icat ediyoruz, bunu istiyor muyuz?

Ayrıca bu haftanın spekülatif tarih köşesinde; "Almanlar savaşı kazansaydı Gazze'de çocuklar ölür müydü?" sorununu soruyor. Sözlerime bayan Shirley Bassey'nin satırları ile son vermek istiyorum;
...
They say the next big thing is here,
That the revolution's near,
But to me it seems quite clear,
That it's all just a little bit of history repeating.
...
Addenda:
Tabii bu logonun şöyle bir teknik avantajı var, kolayca bir şablon haline getirip, Kadıköy'de bir kutu sprey boya yardımı ile duvarları kirletmekte kullanılabilir. Öbürü çok uzundu...

17 Ocak 2009 Cumartesi

Kamiokande


Kamiokande, Andreas Gursky

Andreas Gursky'nin İstanbul Modern'deki sergisinden çıktığımda elimde iki isim vardı; Beelitz ve Kamiokande. Neler olduklarını araştırmak için aldığım bu not beni serginin girişinde karşılayan fotoğrafta yer alan devasa yapının Japonya'nın Hida şehrindeki nötron araştırma laboratuarı olduğu bilgisine ulaştırmıştı. Yerin 1000 metre altında, güneş ve atmosfer etkilerinden uzak, 41,4 metre yüksekliğinde, 39,3 metre genişliğinde olan bu silindirik süper yapı 50.000 ton ultra-saf su ile dolu. Yukarıda Gursky'nin Kamiokande fotoğrafını ve su dolu zemininde yüzen botlarda dedektörleri kontrol eden görevlileri görmektesiniz.

Kamiokande'yi dolayısı ile Andreas Gursky'i hatırlamama yol açan ise geçenlerde izlediğim Eagle Eye filminin (filmle aynı adı taşıyan) süper bilgisayarı oldu. Eagle Eye'ın Kamiokande laboratuarı ile benzerliğini ise aşağıda görebilirsiniz. Filmle ilgili ipucu vermemek için çok bahsetmeyeceğim ama Steven Spielberg'in yapımcılığını üstlendiği ve yeniyetme Shia LaBeouf'un başrolünü üstlenerek, "Bu kaçıncı büyük yapım, sen kimin yeğenisin?" diye düşündürdüğünü itiraf etmeliyim. Haber alma ile ilgili bir diğer yapım "Body of Lies"ı ise yönetmeni Ridley Scott'a çok yakıştıramasam da tek benzerliklerinin "haber alma" olduğunu belirterek tavsiye ederim...

Eagle Eye filminden bir sahne

Delibes, Flower Duet



Leo Delibes'in 3 perdelik Lakme operası Pierre Loti'nin 1880 tarihli romanından uyarlanmıştır. "Le Mariage de Loti" isimli roman Loti'nin ikinci ve büyük ün kazandığı eseridir. Eser Loti'nin Rarahu adlı Tahiti'li bir kızla olan romantik ilişkisini konu alır. Killzone da ise romantizme yer yoktur...

10 Ocak 2009 Cumartesi

Top Gear Vietnam'da iki teker üstünde (Bölüm 1)

Bu harika coğrafyada yapılan fantastik yolculuğa nefis manzaralar, güzel kurgu ve müzik, esprili yolcularımız ile siz de katılın... Birinci bölüm için buraya, ikinci bölüm (son 13 dakika) buraya tıklayınız.

8 Ocak 2009 Perşembe

Kaptanınız konuşuyor!


Uçuş bilgilerinin ilginizi çekebilecek detayları; Büyük Kanyon, Hoover Barajı, Colt King Cobra 357, Kimber, Ruger 22. Güvenli uçuşlar ;)

Lightsaber & Superman

Gözünüzü yormayın, resmi büyütmek için tıklayın

Metro ve Toplu Bilinç



Bu bilince ulaşmak için;
1. Metroda pantalonunuzu çıkarmaya istekli olmanız,
2. Bunu yaparken normal bir yüz ifadesi takınmanız,
Gerekmektedir.

Atlanta'da bir pantalonsuz vatandaş, işler kötü galiba!

Improve Everywhere gibi performans gösteren gruplar toplum içinde şaşırtıcı, ani, farklı, büyük, kalabalık işler planlayarak günümüz internet aleminde ve sokaklarda yerini aldı. Esas amaçlarının topluca eğlenmek ve şaşırtmak olduğunu söyleyebileceğimiz bu gösteriler New York metrosuna pantalonsuz binmek olabildiği gibi, 5000 kişi ile yastık savaşı yapmak (ki bu olay Uluslararası Yastık Savaşı Günü olan 22 Mart'da 25 şehirde yapılmıştı), zombi kılığında alışveriş merkezi basmak, birbirini parmak ile vurmak, mobilya mağazası basıp-uyumak, 5 dakika boyunca tren istasyonunda donup kalmak, Starbucks'a masaüstü bilgisayarlar ile gitmek gibi aklınıza gelen gelmeyen her türlü "eylemi" içerebiliyor. Bir arada, aniden ortaya çıkarak, toplum yargılarını hiçe sayıp, kendileri ile dalga geçerek, gülünç hallere düşürerek yaptıkları bu olaylar "flashmob" olarak isimlendiriliyor ve genelde kalabalığın bulunduğu gar, alışveriş merkezi, metro istasyonu, meydanlar olaylara sahne oluyor ve mutlaka filme alınıyor. Etkinlik yer ve zaman bilgisini internet üzerinden paylaşan, kendilerine "ajan" denen katılımcılar bu çevreye zararsız "görevlerinden" sonra geldikleri gibi sessizce normal yaşamlarına dönüyor, biz 3 kişi buluşamıyoruz ;)

5 Ocak 2009 Pazartesi

Bilim ve Toplu Bilinç

BİLİM ve BOŞLUK
Bizler evreni idare eden kuralların bazılarını biliyor ve kabul ediyoruz. Ama fiziki gözle gördüğümüzün dışında bir de bilimin hiç yanaşmadığı fenomenler var. Örneğin duyular ötesi algılama, telepati, düşüncenin gücü ya da ruhun yapısı gibi. Bilim böyle konulara çekimser ve tepki ile yaklaşıyor. Bu konularda araştırma yapan insanların sayısı da fazla değil. Çünkü bilim camiasınca alaya alınmaktan çekiniyorlar.

Bundan yıllarca önce Boltzmann adındaki fizikçi bütün gerçekliğin atomik seviyede olup bittiğini iddia etmişti. Herşey Newton’un saat gibi işleyen bizden bağımsız evreninde değil, olasılıkların hüküm sürdüğü atomik seviyede yaşanıyordu. O zaman atom teorisi ortada yoktu. Sağdaki Ernst Mach zamanın bilimsel anlayışına, yani gerçekçiliğe sıkı sıkıya bağlı biriydi. Yıllar boyu “gözümle görmediğim şeylere inanmam, atomlar yoktur!” diye bilimsel topluluklarda bağırıp durdu. Boltzmann’ı bir hayalin peşinden gitmekle suçladı. Birçokları ona inandı ve destekledi. Bu Boltzmann’ı o kadar üzdü ki sonunda bu kavgayı daha fazla sürdüremedi ve kendini asarak intihar etti. Boltzmann zamanından 20 yıl sonra yaşamış olsaydı, bir kahraman olacaktı. Çünkü atomik teori ortaya çıkmış ve Mach’ın haksız olduğu anlaşılmıştı. bilim böyle işler. Bugün ruhsal fenomenleri gözardı eden bilim camiası birgün aniden çıkıp ruhun yapısını çözdüğünü söylerse hiç şaşırmayın.

Peki ne biliyoruz? Kara cahil değiliz elbet. Bazı şeyleri anlayabiliyoruz. Ama bu bazı şeyler çok kısıtlı, öyle kısıtlı ki evrenin yanlızca %5’ini oluşturuyor. Maddeyi, bizleri, etrafımızda gördüğümüz herşeyi, gezegenleri ve yıldızları meydana getiren atomlar... Bunlar evrenin sadece %5’ini meydana getiriyorlar. Kaldı ki atomlarla ve atomaltı parçacıklarla ilgili bilgilerimiz de tamamlanmış değildir. Fizikçilerin atomaltı parçacıklara ait bütün verileri aynı çatı altında topladıkları Standart Model adı verilen fizik modelinde henüz cevaplanmamış bir çok soru vardır. Şu anda yapılan bütün çalışmalar Standart Model’i eksiksiz olarak oturtmakla ilgilidir. Yani koskoca bilimin hikayesi bu %5’in hikayesidir demek yanıltıcı olmaz. Buna bilimin bütün disiplinleri de dahil. Geri kalan %70’i boşluk enerjisi yani karanlık enerji oluşturuyor. %25’ini ise karanlık madde oluşturuyor. Hem karanlık enerji hem de karanlık madde hakkında çok fazla şey bilinmiyor, o nedenle isimleri karanlık olarak anılıyor. Bunlar sadece üç boyutla ilgili veriler. Ve aslında ne kadar az şey bildiğimizin de bir göstergesi.

BOŞLUK NEDİR?
Boşluk içimizi, dışımızı ve heryeri kuşatmış olan bir hiçliktir. Kuantum boşluğunun dört bir yanımızı sarmış vaziyette olduğunu ve evrenimizin de bu sonsuz deniz içinde salındığını söyleyebiliriz. Evrene kadar uzanmayalım da kendimizden bahsedelim mesela. Bizi meydana getiren atomlardan bir tanesini alalım. Biliyorsunuz proton ve nötronlardan oluşan atom çekirdeklerinin etrafında bir bulut halinde elektronlar döner. Ve bu atomun çekirdeğini madeni bir para olarak düşünelim. Ve bu parayı bir spor stadyumunun tam saha ortasına koyalım. Spor stadyumu atomun gerçek büyüklüğünü temsil ediyor. Bu çekirdeğin etrafında dönen elektonların parayla temsil edilen çekirdeğe olan uzaklıkları stadyumun en üst sırası kadardır. Arası boşluktur. Hani Mevlana “boşluklar bütünüdür insan” demiş ya...

BOŞLUK ve TOPLU BİLİNÇ
Boşluk anormal derecede bilgi ile yüklü olduğundan beyindeki mekanizmalar bu bilginin debisini ayarlamakta ve bizleri delirmekten korumaktadır. Bu öyle bir mekanizmadır ki beyin saniyede aldığı 400 milyar bit enformasyondan yanlızca 2000’inin bilincinde olmamızı sağlar.

Japon bilimadamları bu konuda bir adım daha ileri giderek hafızanın dahi boşlukta depolandığını söylüyorlar. Bu konuda İngiliz araştırmacı Steve Ground’dun yazısından birkaç satır;

“Çocukluğunuzdaki bir olayı hatırlayın. Net olarak hatırladığınız ve görebildiğiniz birşey, hissettiğiniz, hata belki kokusunu duyduğunuz, sanki gerçekten oradaymışsınız gibi. Herşeyin ötesinde siz aslında gerçekten oradaydınız değil mi? Başka türlü nasıl hatırlardınız? Fakat işte bomba; orada değildiniz. Şu anda vücudunuzda bulunan tek bir atom bile, bu olay olduğunda orada değildi. Madde bir yerden bir yere akar, ve anlık olarak sizi oluşturmak için bir araya gelir. Bu yüzden ne olusanız olun, artık yapıldığınız madde değilsiniz.”

Vücudumuzdaki atomların sık sık yenilenmesi tıp bilimi tarafından gayet iyi bilinen bir konudur. Peki vücudumuzda sürekli olarak değişmesine rağmen eskileri ile aynı hikayeyi anlatan bu atomlar bunu nasıl beceriyor? İşte Japon bilimadamları bunu hafızanın bile boşlukta depolanmasına bağlıyorlar. Beynimiz bir transformatör görevi görerek gerekli bilgileri boşluktan çekip alıyor. Aslında bu anlamda bakıldığında boşlukta yani hiçlikte sizin ve diğerlerinin düşüncelerini birbirinden ayıran sınırlar yok. Herşey sürekli bir etkileşim halinde.

Peki iyi ama beynim transformatör görevi görüyorsa o da atomlardan oluşmuyor mu? Ve bu atomlar da sürekli yenilenmiyor mu?

Bu soru bizi boşluğun bilinçli olduğu gerçeğine götürür. Boşluk sadece içinde bulunduğumuz dalgalanan, parçacık- anti parçacık çiftleri üreten, ya da bilgiyi muhafaza eden mekanik bir ortam değildir. Aynı zamanda bilinçlidir. Ve bizler teknik anlamda boşluktan ayrı kabul edilemeyiz. Tamamen onunla kuşatılmış vaziyetteyiz.

Yine de bu yazıların anafikri Mevlana’dan alınmış bir söz olsun;
"Benlik de senlik de yoktur gerçekte, her birimiz zerreyiz tek bir denizde."

2 Ocak 2009 Cuma

Batmayan Sam!

1940 yılının Ağustos ayında Kriegsmarine (Alman Deniz Kuvvetleri) o güne kadar yapılmış en büyük savaş gemisi olan Bismarck'ı denize indirdi. Büyük kuvvetlerin, 1922 Washington Deniz Antlaşmasında belirlediği savaş gemileri için tonaj sınırı 35.000 ton iken Bismarck 50.000 tonun üstündeydi. 251 metre uzunluğunda, 30 knot hıza ulaşan, 8500 mil menzilli, 2300 kişilik mürettebatıyla Kraliyet Deniz Kuvvetleri'ndeki savaş gemilerine rakip tek Alman gemisiydi.

Mayıs 1941'de ağır kruvazör Prinz Eugen'le beraber İzlanda'yla Grönland'ın arasından geçerek Atlantik Okyanusuna açılmak üzere yola çıktı. Operasyonun amacı Amerika'dan gelen ticaret filolarını vurmaktı. 24 Mayıs'ta Grönland açıklarında HMS Hood ve HMS Prince of Wales tarafından farkedildiler. İlk ateş açan İngilizler, 20 dakikanın sonunda, bayrak gemisi HMS Hood 1400 kişilik mürettebatıyla beraber batmış, HMS Prince of Wales güverte yangını ve atış kontrol sistemlerinin devre dışı kalmasıyla kaçmaya başlamıştı. Prinz Eugen hasar görmemiş, Bismarck sadece hızını düşürmesine ve yakıt ikmaline ihtiyaç duymasına sebep olacak hasarlar almış şekilde bu savaştan galip çıkmışlardı.

Winston Churchill, uzun zamandır İngilizler'in denizde almadığı yenilgi haberini duyduğunda "Bismarck'ı batırın" emrini verdi. Bunun üzerine 2 uçak gemisi, 3 savaş gemisi, 4 kruvazör ve 7 destroyer, yakıt ikmali için eskortu Prinz Eugen'den ayrılıp Fransa kıyısına yönelen Bismarck'ın peşine düştü. 26 Mayıs'ta uçaktan atılan bir torpidoyla, kalın sualtı zırhının korumadığı tek yer olan dümen vurulunca kilitlendi ve geminin dönerek takipçilerinin üzerine doğru yönlenmesine sebep oldu. 27 Mayıs sabahı 3 saat süren savaştan sonra İngiliz donanması mühimmatları bittiği için geri çekilmeye başladıklarında dev Bismarck'ın tüm topları susmuş ama motorları çalışıyor ve hala yüzüyordu. Geminin ele geçmemesi için Kaptan Ernst Lindermann mürettebatına "batırın ve terk edin" emrini verdi. 10.39'da Bismarck dalgalar tarafından yutulurken 2300 kişilik mürettebatın 115'i İngiliz gemileri tarafından denizden toplandıktan sonra denizaltı saldırı ihtimaline karşı kurtulanları toplama bırakıldı. Ertesi gün olay yerine ulaşan Alman gemileri denizde sadece 5 kişi bulabildi.

Asıl hikaye şimdi başlıyor. Tüm bunları anlatma sebebim aslında bir kediydi. Bismarck'ın batışını okurken yakalanan 115 mürettebat ve 1 kedi (1 cat) yazıyordu Wikipedia'da. Bu ele geçirilen "cat" benim bilmediğim bir gemiden kalkan uçak mı, Alman şifreleme aleti mi, denizcilik terimi mi derken bildiğimiz kedi çıktı! Sen suda kurtarılmayı bekleyen 2200 insan evladı Alman daha varken tut 115 adam ve 1 kedi kurtar sonra git?!

İngiliz destroyer HMS Cossack denizden Alman denizcileri toplarken 1 de kedi bulur enkazın üstünde. Adını bilmedikleri kediyi alıp gemi maskotu ilan eder ve adını Oscar koyarlar. 5 ay sonra 24 Ekim'de HMS Cossack torpillenir ve ağır yara alır. Kurtarma çalışmaları sırasında geminin burun kısmı patlar ve 159 mürettebat ölür. HMS Cossack kurtarılamaz ve batar. Geriye kalanlar ve Oscar, destroyer HMS Legion tarafından kurtarılır ve uçak gemisi HMS Ark Royal'e transfer edilir. İşin ilginci HMS Ark Royal Bismarck'ın batırılması görevine katılan 2 uçak gemisinden biridir. Oscar'ın adı artık "Batmayan Sam" (Unsinkable Sam) olmuştur.

14 Kasım'da HMS Ark Royal Malta'dan dönerken U-81 tarafından torpillenir. Yan tarafına doğru yatmaya başlayan gemi Cebelitarık Boğazının 30 mil açığında batar. HMS Lighting ve HMS Legion sağ kalanları kurtarmaya geldiklerinde rapora göre "kızgın ama yaralanmamış" Oscar'ı bir tahta parçasının üstünde bulurlar. Oscar'ı HMS Cossack'dan da kurtaran HMS Legion 1942'de batar. HMS Lightning ise 1943'te...

Son kurtarılmasından sonra Cebelitarık valisinin makamında bir süre yaşayan Oscar, oradan İngiltere'ye yollanır. 2. Dünya Savaşı sona erdiğinde Belfast'ta bir denizcinin evinde yaşamaktadır...

Temsili Sam (Oscar)