30 Aralık 2009 Çarşamba

Sanal kontrgerilla

05.04.2001 tarihli Aktüel Dergisi'nde yayımlanan bir yazı, içinde o dönemdeki klanımızın adı geçtiği ve 9 yıl öncesinde çok oyunculu bilgisayar oyunlarına bakışı kaleme aldığı için noktası, virgülü ve başlığına dokunulmadan alıntılanmıştır.

Bugüne kadar hiçbir bilgisayar oyunu onun kadar toplumsallaşmadı. ABD'li referans PC dergilerinin "yılın oyunu" seçtiği Counter - Strike, internet üzerinde en çok oynanan oyun. Gerçekçi bir gerilla - kontrgerilla çatışması yaşatan Counter - Strike'ın Türk bağımlıları arasında 40 yaşında olanlar da var, sadece bu oyunu oynamak için Eskişehir'den İstanbul'a gelenler de...

Ellerindeki Kaleşnikof tüfekleriyle sessiz ama her an bir şeyler olmasını bekler gibi ürkek ilerleyen 5 kişilik küçük grubu, ancak sis bombalarının yarattığı esrarlı perde kaybolmaya başlarken farkedebildik. Sinir bozucu sessizlik işte o an bozuldu; "sandıkların oradalar" diye bağırdı içlerinden biri. Bu çığlığın arkasından çelik miğferleri, gaz maskeleri ve kamuflaj üniformalarıyla "resmi" oldukları hemen farkedilen pusu kurmuş "tim" kurşun yağdırmaya başladı. İlk önce, bağırarak arkadaşlarını uyarmak isteyen öldürüldü, birkaç saniye sonra da diğerleri... Çatışmayı kazanan asker üniformalı "kontgerilla timi," muzaffer komutanların vakur tebessümüyle oturdukları yerden kalktı. "Öldürülenler" ise kendi aralarında kavga etmeye başladı: "Bizi koruman gerekirken hâlâ dürüm yiyiyorsun; senin yüzünden bugün üçüncü kez öldürüldük" dedi ilk vurulan... Ağzında hâlâ bir şeyler çiğneyen genç "n'apiim" diye kendini savundu: "Sekiz saattir oynuyoruz; karnım aç..."

İzleyen olarak bizler ancak işte bu yabancılaştırma efekti sayesinde kendimize gelebildik. Kanımızdaki adrenalin miktarını yükselten, soluksuz izlediğimiz kovalamaca ve silahlı çatışmanın gerçek olmadığını bu diyalog sayesinde yeniden hatırladık.

İstanbul Beşiktaş'taki bir internet kafedeydik...

Terörist mi, vatansever mi?

Metropollerin işlek bulvarlarından taşranın ücra kasabalarına kadar hemen her yerde konuşlanmış internet kafelerde bugünlerde bir şeyler oluyor; okullarından, işyerlerinden kaçarcasına çıkanlar soluğu bilgisayarların karşısında alıyor. Binlerce insanı monitörlerin karşısına mıhlayan nedense hep aynı: Counter - Strike isimli bilgisayar oyunu.

İnternet kafelerin oyun oynamak isteyenler tarafından istila ediliyor olması yeni bir şey değil. Fakat efsanevi "tetris"ten bu yana hiçbir oyun Counter - Strike (Kısaca "CS") kadar toplumsallaşmamıştı. Peki, bu oyunu bu kadar popüler kılan nedir?

"CS 'hırsız - polis' teması üzerine kurulmuş bir oyun; çocukken sokakta oynadığımız 'dekman'dan hiçbir farkı yok. Sadece elimizde tahta tabancalar değil, Colt ya da dürbünlü tüfek gibi 'gerçek' silahlar var." 22 yaşındaki Alper Garan'ın da dediği gibi CS, erkeklerin çocukken oynadığı oyunların dijitalize edilmiş bir versiyonu. Aynı anda 20 ayrı bilgisayardan, 20 ayrı kişinin katılımına izin veren bu software, tamamen evrensel hırsız - polis oyunun temelleri üzerine inşa edilmiş.

CS teoride de pratikte de fazla karmaşık bir oyun değil. Öncelikle oynamak istediğiniz tarafı seçmeniz gerekiyor. Alternatifler "gerilla" ve "kontrgerilla." Daha sonra sıra oynanacak senaryo ve haritanın seçimine geliyor. Bu oyunda her senaryonun kendine ait farklı bir hikâyesi var; rehine kaçırmak, suikast, VIP koruma hatta bombalı eylem gibi... Eğer "bombalı eylem" seçeneğini isterseniz ve kontgerilla tarafında oynayacaksanız, oyunun geçtiği bölgede işaretli bulunan stratejik bölgelere gerillaların bomba bırakmasını engellemeniz gerekiyor. Eğer tercihinizi gerilladan yana kullanırsanız, bu sefer roller değişiyor. Son olarak sıra kullanacağınız silahların seçimine geliyor. Küçük bir hatırlatma: AK - 47 Kaleşnikof'u sadece teröristler seçebiliyor. Terörist ya da gerilla, kelimelerinin bu oyunda hiçbir negatif etkisi yok. CS fanatikleri suratlarında müstehzi bir ifadeyle "zamanın ve mekânın belli olmadığı bir oyun bu" diyor. "Terörist dediğiniz adam belki de ülkesi için mücadele eden bir vatansever."

Bütün bu seçimler yapıldıktan sonra insana Hollywood prodüksiyonu bir aksiyon filminde başrolü kapmış duygusunu veren şov başlıyor. Üstelik oyunu bilgisayarın yapay zekâsına karşı değil, sizi alt etmeye çalışan insanlara karşı oynuyorsunuz.

"Tek kelimeyle inanılmaz." Bir başka CS hayranı Giray deneyimini işte böyle tanımlıyor. "Bugüne kadar yüzlerce oyun oynadım. Fakat bu bambaşka. Hem gerçekçi, hem de aldığınız zevki ve yaşadığınız heyecanı arkadaşlarınızla birlikte paylaşmanıza imkân veriyor." Paylaşımcılık özelliği CS'ciler için oyunun en büyük artısı. Bilgisayar oyunlarının genellikle "bireysel" olduğu düşünülürse çok haksız sayılmazlar. Galiba Gamespy'ın şimdiden efsane olan oyunu CS, tüketim aşamasında kitleselleşerek büyük bir boşluğu dolduruyor.

"Benim bu oyunun en sevdiğim özelliği 'ekip olmak.' Biz her zaman beş arkadaş beraber oynuyoruz. Ben arkadaşlarımla oynarken, kimin nerede ne yapacağını hissediyorum. Örneğin rakibimiz olan ekibe tuzak kuracaksak kimin önden, kimin arakadan geleceği, kimin ne tarafı kollayacağı bellidir." Volkan Adalar sadece Giray ve Alper gibi tanıdığı arkadaşlarıyla birlikte CS oynadığı zaman keyif aldığını söylüyor. "Onlar benim dostlarım. Onlara arkamı rahatlıkla dönebilirim. Fakat tanımadığınız insanlarla bu oyunu oynayamazsınız." Volkan daha önce internet üzerinde hiç tanımadığı insanlarla aynı deneyimi yaşamaya çalışmış. "İnternette ekip ruhu yok. Mesela ben dürbünlü tüfek kullanıyorsam, yakın çevremi kontrol edemem. Bu durumda birinin sizi koruması gerekir. İnternette kimse bunu yapmıyor."


40 yaşında başladı

CS oyuncuları takımlarına "klan" adını veriyor. Günün 24 saati ABD'den Dubai'ye kadar dünyanın her yerindeki klanlar internette kozlarını paylaşıyor. Türkiye'de de sayıları azımsanacak gibi değil. Hatta geçen ay İstanbul'da bir ulusal turnuva bile düzenlendi.

Türkiye'deki bilgisayar oyuncularının nabzını tutan Level dergisi, CS furyasının farkına varmış olacak ki geçen ay kendi internet sitesi üzerinden "CS Turnuvası"nın startını verdi. Level dergisi editörü Onur Bayram ve arkadaşları altışar kişiden oluşan 50 klanın katılacağı bir turnuva öngörmüş ve işe koyulmuşlar. Daha duyurularını yaptıkları gün 400'ün üzerinde başvuru olmuş. Onur Bayram, "Bu kadar büyük bir talep olacağını biz bile tahmin etmiyorduk. Fakat organizasyonumuz maksimum 64 klanın katılımına izin veriyordu" diyor.

Kill All Cats, Eliminators, KYO (Kaçarsan Yorgun Ölürsün) gibi bu turnuvaya katılan yüzlerce klan arasında özellikle "7.4" isimli grup hemen dikkatimizi çekti. 7.4'ü ilginç kılan, oyuncularının yaş ortalaması. Bu cevval bilgisayar oyuncularından Ahmet Reşat Uzun 42, Ahmet Aydın ise 40 yaşında. Kendilerine bu adı vermelerinin sebebiyse, turnuvaya Sakarya'dan katılmış olmaları. Aktüel 7.4 "çetesi"yle telefonda görüştü.

Ahmet Reşat Uzun inşaat mühendisi. Aynı zamanda Sakarya Tavuk Üreticileri Derneği Başkanı ve tekvando bölge antrenörü. CS ile arkadaşlarının işlettiği internet kafede tanışıp, denemeye karar vermiş. Zamanla yetenekli olduğunu farketmiş. Yakın arkadaşlarından bir klan kurup, Adapazarı'nda yaşadıkları deprem felâketini de hatırlatmak için 7.4 adını vermiş. En çok "bağımsız hareket edebilme yeteneği ve çabuk karar verme yetisini arttırdığı için" bu oyunu seviyor. "Eşiniz yaş ortalaması 15 olan bir grupla bilgisayar oyunu turnuvasına katılmak için Sakarya'dan İstanbul'a gitmenizi nasıl karşıladı" sorumuza gülerek "doğal karşıladı" cevabını veriyor. "Ama birçok arkadaşım hâlâ gülüyor. Gazete okurken TV'de zap yapan bir baba figürü yanında benimkisi komik tabii" diyor. Ahmet Reşat Bey, silah kullanmaya da fazla uzak değil; Doğu Karadenizli... "Ama yanlış anlamayın" diyor, "ben barışçıl bir insanım. Sadece keyifli zaman geçirdiğimiz için bu oyunu seviyoruz." Sakarya'da motor teknikerliği yapan 40 yaşındaki Ahmet Aydın ise turnuvada elendikleri için bir hayli üzgün. "Biraz tecrübesizliğimizin kurbanı olduk. Biz de iddialı olduğumuz halde bir türlü takım oluşturamadık. Bireysel olarak iyiyiz, fakat takım olarak fazla başarılı olamadık. İnşallah bundan sonra... " diyor.


"Sadece bir oyun"

Heyecan... Gerçekçilik... Ekip ruhu... Ya da İstanbul Polis Okul Müdürü Mehmet Çömçüoğlu'nun dediği gibi sadece "basit bir oyun." Savaş uçağı ve tank pilotlarının eğitimlerinin "simülasyon" cihazlarında yapıldığı, savaş senaryolarının sanal ortamlarda test edildiği bir dünyada Çömçüoğlu'na polis teşkilatında bu tür "simülatif oyunlar" olup olmadığını sorduk. Aldığımız cevap "Bizde bu tür çocuk oyunları yoktur" oldu. "Bizim eğitimimiz polis mevzuatına göredir."

"Basit bir oyun." Fakat hemen her saniye rakibinizi "öldürmek" zorunda olduğunuz bir oyun bu. Üstelik terör - antiterör ekseni etrafında dönüyor. Görüştüğümüz hemen her oyuncuya "içindeki şiddet seviyesinden rahatsız olmadınız mı" sorusunu soruyoruz. Aldığımız cevap çoğunlukla "hayır" oluyor. Onlara göre saatlerce Counter - Strike oynadıktan sonra evlerine şiddetten uzak, "pamuk gibi" dönüyorlar... Stanley Kubrick'in "Otomatik Portakal" filmindeki gibi bir rehabilitasyon sözkonusu. Fakat özellikle "Sage" klanından Nurtaç Akdağ'ın söyledikleri, CS furyasının farklı sebepleri olabileceğinin de işaretlerini veriyor. Akdağ her zamanki gibi internette CS oynarken, askerliğini Güneydoğu'da komando olarak yapmış bir eski askerle beraber oynadığını söylemişti. Kimbilir, belki de travmatik savaş sendromundan muzdariptir, rehabilite olmak için bu oyunu oynuyordur.

Kimbilir?

Şirzat BİLALLAR


Bu kafede 126 bilgisayar CS'lilere çalışıyor

"Eskişehir'den gelen var"

Türkiye'deki en büyük internet kafelerden biri olan Beşiktaş'taki Adex'in işletme müdürü Resul Akçakaya, bugünlerde çoğunlukla Counter - Strike oynamak isteyenlere hizmet verdiklerini söylüyor.

Üç yıldır bu işi yapıyoruz. Önce dört bilgisayarla başladık. Şimdi 126 bilgisayara sahibiz. Eskiden ağırlıklı olarak internet hizmeti veriyorduk. Fakat son aylarda artan Counter - Strike trendi yüzünden 20 kişilik beş server'ımızda çoğunlukla bu oyunu oynatıyoruz. Genelde bu oyunu gençler oynasa da, 60 yaşında da CS'ci müşterilerimiz var. Hatta Suudi Arabistan'da çalışıp Türkiye'ye izine gelmiş bir kişinin 15 günlük bütün iznini burada geçirdiğine tanık olduk. Kendisi Suudi Arabistan'da bu oyunu oynarmış. ABD ve Avrupa'da okuyan Türk öğrenciler de CS salgınının en büyük kanıtları. Onlardan öğrendiğimize göre bütün dünya şu an CS oynuyor. 126 bilgisayarlık bir binamız olduğu için burada kalabalık klanlara rahatlıkla hizmet verebiliyoruz. Sırf bu yüzden Eskişehir'den gelen müşterilerimiz bile var. Cumartesi sabah gelip, pazar akşamı gidiyorlar.

CS furyası bizim de ufkumuzu açtı. Bu oyun bu kadar prim yapıyorsa, paintball da ilgi görür diye düşündük. Hatta burada sürekli oyun oynayan arkadaşlarla günübirlik birkaç gezi de yaptık. Şimdi kendimiz paintball oynanacak bir kompleks açmanın hazırlığındayız.

29 Aralık 2009 Salı

28 Aralık 2009 Pazartesi

Turuncu Devrim

Dakar yarışının resmi organizatörü ASO, bir basın toplantısı düzenleyerek 2010 yılında motor kategorisinde tüm fabrika takımlarının 450 cc ile yarışmak zorunda olduğunu bildirdi.

Her ne kadar bunun amatör yarışçılar ve fabrika takımlarının dengelerini eşitlemek ve amatörlerin şanslarını arttırmak için olduğu kabul edilse de, Ocak ayında başlayacak yarışa bu kadar az süre varken deklare edilen kararın KTM’in hoşuna gittiği söylenemez... Hele ki neredeyse tüm hanedanlığı ve PR’ını hemen aşağıdaki 690 cc’lik tek silindirli makinesine borçluyken...


2008’de güvenlik nedeni ile iptal olan, 2009 senesinde benzer nedenler ile Güney Amerika’ya taşınan ve bitirebilmenin bile büyük başarı sayıldığı Dakar’da yıllardır şampiyonukların tamamına ambargo koyan ve markasının çölle özdeşleştiği turuncuları artık Dakar’da böyle "Hikmet abi GPS'i hani sen alacaktın" halleri içinde göremeyeceğiz.


Tüm bunlar için yarışa BMW’yi de dahil etme çabasının beyhude hamleleri diyebiliriz.. Çünkü hangi motor gücünden bahsedildiği çok da önemli değil. Amatörler kıbleye diz çökmüş krank mili ile uğraşırken , bir önceki akşam baldırları masörler tarafından yağlanan KTM pilotları için su taşıyan süvarilerin olduğu bir ortamda hiçkimse fabrika takımları ile baş edemez.

KTM bu hamleye karşılık köprüleri yıkıp burada yarışacağını çoktan açıkladı.

Yarışın eskisi gibi Afrika’da olması ve tarihlerin de Dakar’la çakışması sanırız yeterince manidar...

Not: Kemal Merkit ve Kutlu Torunlar bu sene de DAKAR'dalar...

Apollo'nun Fırını

Kasım National Geographic sayısını karıştırıp "Apollo'nun Fırını" başlığını görene kadar babamın geçen sene benden ne istediğini ve kafasında planladığını çoktan unutmuştum bile.

Emekli olmanın doğası gereği; kendine ve ilgi alanlarına daha fazla zaman ayırmasından olsa gerek, serbest hayat denizinde bu sefer de bedava enerjiye takmış. Sonunda da araştırıp bulmuş. Her ne kadar onun kafasındakilerin benzerlerini başkaları uzun zaman önce yapsalar ve geliştirseler de o en basiti için ilk denemeyi yapmayı istiyordu.

Bir tedarikçimiz sağolsun, baklava kutularının aliminyum benzeri iç kaplamalarından bulduk. Babam da aşağıdakine ya da yukarıdakine benzer bişey yaptı.


Aslında basit, fazla basit.. Bir kutunun içini aluminyum ile kaplıyorsunuz. İçini de ışığı daha çok tutsun diye siyaha boyayıp pişireceğiniz kabı yerleştiriyorsunuz. Kabın üstünün cam olması Güneş abladan ekstra puan toplamak demek. Aluminyum kaplamanın yansıtma özelliği sayesinde ısı yaz günü öğlen sıcağında 200'lü dereceleri rahatlıkla geçtiği için mis gibi tencere yemeğiniz 20 dakikaya kadar hazır oluyor.

Birleşmiş Milletler bu arkadaşlardan sadece Afrika’ya binlerce adet dağıtmış durumda. Bu arada yukarıda bahsi geçen tedarikçi, BM'in verdiği ilk siparişlerden bir bölümünü de üretip eski kıtaya yollamış...


Düzenlenen yarışmalarda 75 dolarlık bir “Solar Oven” ile su arıtma makinesi yapmayı becerenler bile var. Ayı Grylls'in ihtiyacı olmasa da, sizin bir gün bir yerlerde işinize yarayabilir...

25 Aralık 2009 Cuma

Cuma fantastik

50'lerin bilim-kurgu filmlerinin temalarından tekinsiz örneklemelere, elektronik ritimlerin kıvamında birlikteliği ve dönemsel görsel lezzetlerin katılımıyla Timo Maas, Kelis ortaklığından Help Me Cuma'ya eşlik ediyor...



24 Aralık 2009 Perşembe

Sıkıldım ama ben bunlardan!

Her yerden çıkıyor, her işi yapıyorlar, dillerinde bir savaş türküsü, ellerinde silah eksik olmuyorlar hayatımızdan, yeter! Bir kült film olarak kalmalı, popüleritesini bu ve benzer yollarla geliştirmeyi düşünmemeliydi. O artık sevdiğimiz film değil bir kapitalizm canavarı, pop kültür malzemesi... Dagobah'a inzivaya çekilmeli, görmemeliyim bunları...

Sen Darth Vader olarak "Borsaya katılın! Birlikte dünyayı yönetelim!" desene orada, hicvini koysana ortaya, o zaman bir başka olurdu sana karşı hislerim. Stormtrooperlar'da da ruj gibi durmuş kırmızı boya, peh! İmparatorluk Marşı ile gidin...

Halbuki geçen sene açılış ne kadar güzeldi!

Böyle düşüncelere gark etmemişti beni.

Stormtrooperlar'ın gizli dünyası


İçlerinde Banksy gibi olmak isteyenler de olan bu klon toplumun gizli kalmış dünyasına buradan bir gözatabilirsiniz.

Aralarında 70'lerde doğup Star Wars dalgasından nasibini almış Paul Cook adlı fotoğrafçının bir blog adayarak sunduğu Lego Stormtrooper fotoğrafları da bulunan, sonrasında kendini popüler bir alanda da boy gösteren bu fotoğrafların kimi hüzünlü, kimi komik...

Yeri gelmişken Nathan Siemers'in yazdığı flickr üzerinde gelişmiş arama yapan Hivemind'dan da bahsetmem gerekir. Hivemind sayesinde fotoğraf severler için flickr'in keyfi bir kat daha artıyor... İyi seyirler!

Çektik perdeyi eyledik viran

Bu işler bu kadar kolaylaştı da (!) oyunculuk ne kadar zorlaştı acaba? Perdeyi çeken en basit sahneyi bile stüdyodan çıkmadan çekiyor... Tabii kim taşıyacak o kadar ekip ve ekipmanı mekandan mekana, şehirden şehire... Kolay değil!


21 Aralık 2009 Pazartesi

Adidas Star Wars Collection

Giyer miyim giymez miyim bilemem ama bir yandan bu tarz ürünlerin henüz bizde olmamasına üzülüyorum, bir yandan da sevgili Fallen'in zamanında söylediği gibi paramızın cebimizde kaldığını düşünerek züğürt tesellisiyle avunuyorum.



20 Aralık 2009 Pazar

FFFFOUND!


Ona tıklayarak coşacak, kendinizi tıklamaktan alıkoyamayacak, kendinizden geçerek, uzaklaşacaksınız... Tıklayın! ↑

Denge noktasını bulmakta zorlandığımı itiraf etmeli, kadın bedenini reklam unsuru olarak kullandığım için özür dilemeliyim... Fakat bu deryaya dalınmalı, bu pınardan içilmeli, kaybolmalı ve kendimizi bulmalıyız, seçimlerinize göre şekillenerek önünüze yenilerini getiren sitede...

Bir an durup karşınızdaki resme bakın ve düşünün, sizi oraya ne getirdi? Siz kimsiniz?

Hatta üşenmeyin karşısında kaldığınız, bir an duraksadığınız, gene ona döndüğünüz resmi yorumlara gönderin!

18 Aralık 2009 Cuma

Cuma bizi bağlayan müzik olsun

Cuma Hooverphonic'ten Mad About You ile geliyor, bilelim ki kulaklarımıza çalınan eş tınılar ile bağlanıyoruz birbirimize... Her nerede olsak bile... Herkese keyifli Cuma'lar!



17 Aralık 2009 Perşembe

Gökten Yağmur Değil...

Ayılar yağsın!

Tekrar kullanımdan çantalar


Temple, büyük boy çanta

Dizüstü bilgisayar çantasından spor çantalara farklı amaçlara yönelik çantalar bulabileceğiniz bir marka Temple. Özelliği ise çantaların İkinci Dünya Savaşı'nda kullanılmış branda, çanta, yular, paraşüt ipi gibi malzemeler kullanılarak üretilmiş olmaları.


Bir Redflag

Bana Kanadalı Red Flag'in eski yelken ve çadır kumaşlarından ve İsviçreli grafiker Freitag kardeşlerin kamyon brandası, bisiklet lastiği, emniyet kemeri ve hava yastıklarından tasarladıklarını hatırlattılar. Dönemi ne kadar sevsem de ben Freitag ve Red Flag'ın işlerini Temple'a yeğlediğimi söylemeliyim. Sizinkine karışmam!


Freitag, mesajcı çantaları

15 Aralık 2009 Salı

Beaujolais'nin bağları


Küresel ısınmaya karşı yapılan ve yapılacak şeyleri desteklememek elde değil! Endüstri devrimi ile tarihli karbon artışının son 50 yılda çevreye, atmosferimize verdiği zararlar, dolasıyla yaşam alanları daralan, soyu tükenen hayvan ve bitkiler Dünya'yı çocuklarından emanet aldığını unutan insanoğlunun felaketidir.

713 Greenpeace üyesinin soyunmasında değilim, isterse 7013'ü soyunsun ses getirecekse, biz de soyunalım! O bağlarda soyunup şaraba doymak da cabası, biraz da keçi peyniri... Ben; yay kaşlarını kaldırarak, süzüm süzüm süzülerek sunulan bu haberdeyim... Çekin VTR'yi, stüdyoya dönelim...

11 Aralık 2009 Cuma

Cuma gecesi o gecedir



Echo and Bunnymen'den Killing Moon'un eşlik ettiği geceye müziğe ara verdiğimiz geçen haftanın acısını çıkartırcasına pek sevgili Nouvelle Vague da katılıyor ve o da Killing Moon'u kendi yorumu ile sunuyor. İki farklı grup tek parçada buluşup Cuma'nın ruhunu kutsuyor.


White Russian*


Geçenlerde kalın yünden hırkaya rastladığım mağazada aklıma gelen bir film ve onun güzide kahramanı olmuştu. Coen Kardeşler'in 1998 yapımı filminin -izm yaratan karakterinin tembel hali, hırkası, halısı, bowling, nihilistler, fidye, yakın dostlar ve White Russian...

Jeffrey Lebowski, nam-ı diğer Ahbap'ın elinden düşürmediği içeceği, hatta yegane besinidir White Russian. 2 ölçek vodka, 1 ölçek kahve likörü, 1 ölçek krema ve bol buz ile yapılan bu kokteylin oranları değişiklik gösterip keyfinize göre şekillenebilir, krema yerine süt kullanılabilir, karıştırmadan kremadan geçerek gelen vodka-likörün tadı tercih edilebileceği gibi karıştırıp da keyfine varılabilir... Ama White Russian içen bıyığını yalar!

Filmi şöyle bir yad etmek için "kısaltılmış" halini aşağıda izleyebilirsiniz...



*Beyaz Rus, keyifle ve kararında tüketiniz ;)

10 Aralık 2009 Perşembe

Bunu alan bunu da aldı!

Bu ifadeye bayılıyorum, günümüz deyimlerinden biri olarak kesinlikle literatüre geçmeli. Tüket, itaat et, zıbar sisteminin getirisi yaşam biçimlerinin davranışını çok güzel özetleyen bu söz hayat bulduğu internet satış sitelerinde komik manzaralarla da karşılaşmamıza yol açıyor...


Yukarıdaki aramayı amazon'dan yaparak buna kendiniz de tanık olabilir, değişik aramalar ile ufkunuzu genişletebilirsiniz...

7 Aralık 2009 Pazartesi

Hollywood hatırası!


Empire dergisi 20'nci yılı hatırına; dünyanın dört bir yanından (!) sevdiğimiz rollerin, sevdiğimiz oyuncularını bularak, o güzel performanslarını hatırlatması için objektif karşısına çıkarmış.

Tamam. İyi. Anladık. Güzel de... Michael Sheen'ın tek marifeti Kate Beckinsale ile Underworld'de gözükmesi iken bu üstatlarla aynı portfolyoda ne işi var? Boşluk kaldı dergide, Tom Hanks gelmedi de figüran kahvesinden bunu mu yakalayıp çektiler?

Her neyse iyi seyirler...

3 Aralık 2009 Perşembe

Savarona: 2911



Görünen o ki 2010 yılı sinema tarihimiz açısından ilklere tanık olmaya devam edecek. Böyle lanse edilen işlere mesafeli durmak gerektiğini düşünürüm hep, Savarona: 2911 da fragmanı ile bunu doğrular nitelikte.

Bilgisayarla modelleme işiyle uğraşmayan veya bu işlere film, oyun gibi mecralarda ilgisi olmayan birine anlatmak zor olsa da; bu işin, hem de böyle uzun metraj bir sinema filmine soyunmanın hiç de hafife alınacak bir şey olmadığını söyleyebilirim. Ancak son 15 yılda enfes örneklerini izlediğimiz, bilgisayar animasyonunun kendini sürekli aşarak geldiği nokta ile değerlendirmek zorunda olduğumuzdan bu film bilgisayar oyunlarının, hatta amatör kısa filmlerin bile yıllarca gerisinde kalmış yapısıyla bizi hayal kırıklığına uğratmaktan öteye geçemiyor.

Birçok ürün çıkaran, endüstri haline gelmiş, sadece animasyon üreten stüdyoların varolduğu dünyada birçok kötü işe de rastladık. Onlar yıllar içinde gelişerek doğruyu, iyiyi yapar hale gelirken talepsizlikten, bütçesizlikten, böyle bir kültür geliştirememekten kaynaklı olarak biz elimize ancak 2010 yılında böyle bir film alıyoruz.

Herşeyi matbaanın bu coğrafyaya geç girişine endekslemek doğru mu bilmiyorum ama 2911'e tarihlenen olaylar gibi animasyon sinemamızın geleceği de çok uzakta gözüküyor...

Ada sahillerinde beklerken

Türkiye'nin ilk zombi filmi de vizyon tarihini bekliyor...

29 Ocak 2010'da gösterime girecek bu uzun metraj filmde düğüne giden bir davetlinin kamerasından olaylara tanık olacağız. Olaylara dahil bir kameradan izlediğimiz Blair Witch Project, Cloverfield, Rec filmlerini de böylelikle hatırlıyoruz.

Kolay gibi gözükse de izlenebilirliği çok zorlamadan, etkiyi kaybettirmeden böyle bir görselleştirme sanılandan daha zordur, çok iyi planlama gerektirir ki kurgu masasında elinizde sadece sallantı ile anlamsızlaşan görüntüler ile kalmayın. Nerede dinlendirecek, nerede yoracak iyi hesaplanmış, sonunda gümüş perdenin karşısından tutma hissi ile kaldırmayacak bir esere imza atmak, rastlantısallığı ve aktüel kameranın dinamiğini iyi yansıtmak...


Sinema dergilerinde yazarlık yapan Murat Emir Eren ile Talip Ertürk'ün senarist ve yönetmenliğini üstlendiği, facebook grubundan zombi başvuruları değerlendirilen, Taner Birsel, Esra Ruşan, Onur Buldu, Kaan Keskin, Rüya Önal, Gülüm Baltacıgil, Ozan Ayhan, Evrim Gezdiren, Canan Güven gibi isimlerin rol aldığı, özel efektlerinin Dükkan-ül Hayal tarafından gerçekleştirildiği, iki ilk ile Türk sinema tarihinde yerini alacak olan Zombilerin Düğünü'nün ne kadar başarılığı olacağını göreceğiz. Umarım bu tür denemeler artar ve perde şansını daha çok bulur.

Retro severler


Seversiniz sevmezsiniz, bilemem, ben eğlendim, paylaşmak istedim... Dizilerden filmlere, reklamlardan karakterlere 70'ler 80'ler burada...