18 Aralık 2015 Cuma

Rumi'den Cuma'ya

Coleman Barks çevirisi ile Rumi...

Ben o kadar küçüğüm ki zar zor görülüyorum,
Ya o zaman böylesine büyük sonsuz bir aşk içime nasıl sığabildi?

Dönüş!


Bu bir gezi yazısı... Aslında bir gezi yazısıydı.

Bir seyahat sırasında, içinde tarihi bir binanın da bulunduğu, yeşillikler içerisindeki bir yamaca vuran güneşi yakalama çabasıyla çekilmiş bu fotografa baktıkça aklına gelenleri yazıya dökme isteğiydi.

Yine bir başka seyahat esnasında dümdüz edildiğini görene kadar yazılamadı hakkındaki o güzel yazı. "İyi bilirdik" demekten başka bir söz kalmamıştı.

Yıllarca bilgisayarın bir köşesinde durup, hakkında bir kaç kelam edilmeyi bekliyordu yukarıdaki fotograf ya da Nevşehir'in Kale bölgesindeki bu yeşillikler içerisinde, kavak ağaçlarıyla süslü yerleşim yeri. Sırtını hafif eğimli  bir tepeciğe dayamış, ayaklarını uzatmış Nevşehir Kalesi'ne bakıyordu.



Önceleri kimler yaşardı bilinmez ama onlar gideli çok olmuş, sonra yeni sahipleri gelmiş, kemerli, cumbalı, sütunlu evler gitmiş, bir dönüşüm yaşanmış ve yeni hayatlar arasında, eskisi gibi olmasa da, tekrar yeşermiş. Orta yerde duran Meryem Ana Kilisesi ise, tabakta kalan son lokma pasta gibi, dokunulmazlığını hep korumuş, heybetinden hiçbir şey kaybetmeden varlığını devam ettirmeyi başarabilmiş.

Ve günümüz vebası kentsel dönüşüme uğramış... Dönüşüm denince ürperiveriyor insan, Anadolu'nun farklı köşelerine yöre, konum, kültür demeden aynı binaların dikildiğini görünce, burası için de sonun farklı olmayacağını biliyor.

Bu noktada ister istemez insanın aklına şu sorular geliyor; hangi ara böyle olduk biz, hangi ara dilimizden düşüremediğimiz tarihimizden bu kadar çabuk vazgeçer olduk? Ne zaman bu yıkıp yok etme kültürüne biat etmeye başladık.

Restore etmeyi, olduğu gibi korumayı hiç düşünmeden, belki serde yatan egolarımızla, biz daha iyi biliriz, daha iyisini yaparız düşüncesiyle eski olanı hor görerek, yeni olana "yaşasın yeni kral" muamelesi yaparak tarihimizi, geçmişimizi, en önemlisi de anılarımızı elimizin tersiyle iter olduk.

Örnekleri saymakla bitmez ama Viyana'daki 200 küsür yıllık Demel Pastahanesi'ni anlata anlata bitiremezken, İnci'ye sahip çıkamadık, "hala ilk kurulduğu günkü gibi" diyerek ayıla bayıla anlatırken bir çok yurtdışı gezimizi, konu kendi köyümüz, kentimiz, evimiz olduğunda yıkılıp da yapılması için en önde bayrak taşır olduk. Çok uzağa gitmeye gerek yok aslında, elin oğlu 500 yıl öncesini eline kamerasını alıp, sokağa çıkıp çekebilirken, biz 30 yıl öncesine ait bir hikayeyi beyaz perdeye yansıtmak için stüdyolar, setler kurmak zorunda kaldık.

Viyana kapılarından döndüğümüzden beri bahanelerin arkasına sığınmak, yakınmak ve söylenmek alışkanlığımız oldu, alışkanlıktan da öte kültürümüz oldu artık. Bu konuda da söylenecek çok şey, sorulacak çok sorumuz var maalesef ama artık cevapları bulma vaktimiz geldi de geçiyor ve sanırım inşaat sektörüne, yöneticilere ya da muktedire söylenmeden önce çuvaldızı kendimize batırmamız gerek.

Belki de kendimize şu soruyu sorarak başlayabiliriz. Bizler anılarımızı ne kadar seviyoruz? Anılarımız olmasa ne olurdu ya da olmasaydı da olur muyduk?

(Yıkımlar esnasında dünyanın en büyüğü olduğu söylenen 7 kilometrelik bir yeraltı kentinin de ortaya çıktığını ve nedense 1. değil de anca 3. dereceden sit alanı olabildiğini de belirtmekte fayda var)

Yöre ile ilgili daha fazla bilgiye bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

14 Aralık 2015 Pazartesi

195 Amerikan Doları'na Topaç olur mu?

Para kazandıran işlere konsantre olmak yerine pop kültürün çeşitli sitelerini arşınlarken gururlu bir şekilde Toronto, Kanada'da üretilmiş ilginç bir fetiş ürünü ile karşılaştım.

Foreverspin, Kanada'nın karlı bağrından dünyanın en iyi topaçlarını yapmak iddiasıyla çıkmış bir firma. 13 farklı endüstriyel metalden, en son teknoloji CNC tornalarda itinayla üretilmiş hassas topaçlar üretiyorlar. Adamların işi fırıldak şeyler. Seri numarası ve ömürboyu garantisi olan bu topaçların en ucuzu 34, en pahalısı 195 dolar. Çeşitli aksesuarları ile beraber satılan setlerin en büyüğü ise 885 dolar. Firmanın Kanadalı olduğuna kanmayın fiyatlar malesef Amerikan Doları cinsinden.

Masa üzerinde aksesuar olarak metal objelerin durması hoş birşey olabiliyor. Metalin ağırlığı, soğukluğu ve masanızın karşısına geçip saçmalayan birisinin kafasına fırlatabilme fırsatının her an el altında olması (taş yok mu taş...) keyif verici şeyler.

Bununla beraber bu tarz aksesuarların, üretim hattında (benim tarafımdan) hatalı programlamadan ötürü mükemmel ama gerçek ölçüsünün yarısı boyunda "clevis", üniversitedeki atölye dersinde imal edilmiş hatıra paraları veya bir fuardaki Bulgar dökümcüden araklanmış, işlenmemiş haldeki AK-47 arpacığı olması olaya farklı bir kıymet katıyor.

Masa üzerindeki objelerin "abi bunların takımına 885 dolar verdim" ötesinde bir hikayesinin olmaması benim çok anlayabildiğim bir varoluş hali değil.

Not: Profesyonel hayatımda tungsten ağır alaşımdan parçalar tasarlamış birisi olarak söyleyebilirim ki 195 dolarlık tungsten topaçın içinde 10 - 15 dolar malzeme var. 10 kişi toplayın yaptırayım göndereyim.

7 Aralık 2015 Pazartesi

Küreselleşme ve Empati - Gülmek zor geliyor, sen ağlarken!



Empati; başkasının duygularını anlamak, daha doğrusu "anlayabilmek" ve uygun bir şekilde tepki verebilmek... 

Kendiniz dışında insanların dünyasına girip, onların gözüyle baktığınız zaman, o insanların davranışlarını anlamanız kolaylaşır. İnsan davranışlarındaki çeşitliliği daha iyi anlayabilmek için tutumları ve sözleri o insanların içinde bulunduğu ortama, doğal şartlara göre yorumlayabilmemiz gerekir. Burada birebir aynı hislerden ziyade davranışları hiçbir önyargı olmadan, kişilerin zihinlerine ve duygularına hayali bir katılımcı olmaktan bahsedebiliriz. 

Küreselleşme üzerine sayısız olumlu ya da olumsuz makale var, benim burada küreselleşmeyle kastettiğim ise dünyanın herhangi bir yerinde meydana gelen sosyal, siyasal veya ekonomik bir olayın yakın ya da uzaktaki başka yerlerde de kendisini hissettirmesidir. 

2000’lerin başından itibaren çevre facialarının ardından (Tsunami – 2004, Haiti Depremi 2010, Fukushima -2011...) küresel bir dayanışma olgusu ortaya çıktı. Tüm Dünya endişe içerisinde ve aynı zamanda yüksek düzeyde bir dayanışma arzusundaydı. Çevre faciaları kollektif bir dram, herkesi etkilemekte. Bu facialardan doğrudan etkilenen insanlarla özdeşleşmemizin, onların acılarını sahiplenmemizin nedeni biyosferin – dünyada canlıların yaşadığı, canlı yüzey de denilen 16-20 km kalınlığındakı tabaka – başına gelenlerin bizi de etkileyeceğini bilmemiz. İletişim şebekeleri ve ağları hepimizi birbirine bağlayan bir "küresel köy" yaratmakta, biyosferin sinir sistemini uyarmaktadır ve milyonlarca insan bunun sonucunda anında tepki gösteriyor. Birbirinin dilini bilmeyen, birbirini hiç görmemiş insanların dayanışmasına katkı gösteriyor bu ağlar. İşte burada empatinin sosyal ağların aracılığıyla yaygınlaşmakta olduğunu görüyoruz.

Aynı olgu Irak, Libya, Tunus, Suriye ve daha nice ülkede yaşananları gördüğümüzde neden aynı etkiyi yaratmıyor? Dünyada otizmden ve Asperger sendromundan – sosyal etkileşime ve iletişime zarar veren rahatsızlıklar – etkilenen insanların diğer insanlara oranının %1 civarında olduğunu varsayarsak, bu empati yoksunluğunu hangi sebeplere bağlayabiliriz? Neden küresel bir şizoid kişilik bozukluğu içerisindeyiz?

Çevre faciaları bizi ortak bir paydada toplarken, birbirimizle ilişkilerimizde aynı durumun oluşamaması belki de insanlar arasında gelişen olaylara tarafsız bakamamamız yüzünden olabilir. Yazının başında da belirttiğim gibi insan davranışlarını o insanların içinde bulunduğu ortama göre ve de özellikle hiçbir önyargı olmadan değerlendirmek gerekir. Bize öğretilen herşey – özellikle tarih, coğrafya ve din – yaşadığımız ülkelere ve bu ülkelerin yorumuna bağlı olması nedeniyle beklentilerimiz, algılarımız da bakış açılarımızı değiştiriyor. Belki de tarafsız kalamamamızın nedenlerinden biri budur.

Dikkat çekmek istediğim bir başka nokta daha var; o da duyarlılık ve insan bilinci geliştikçe daha karmaşık toplumlar, buna bağlı olarak da yeni iletişim mekanizmaları oluşmakta fakat bu yoğun bir enerji tüketimine ve kaynakların hızla tüketilmesine sebep olmakta. Giderek artan empatik farkındalık Dünya’nın kaynaklarının daha fazla ve vahşice tüketimi sonucu mümkünleşmistir. Afrika’da yaşanan insan hakları ihlalleri bunun en güzel (!) örneğidir; Demokratik Kongo Cumhuriyeti - koltan, kalay ve volframit madenleri... Bir ironinin tüm özellikleri karşımızda bulunuyor. Bir yanda yeni teknolojilerin yardımıyla ortaya çıkan küresel bir dayanışma, öbür tarafta ise bu teknolojilerde kullanılan madenlerin gelişmiş ülkeler tarafından sömürülmesi ve hepimizin bunu görmezlikten gelmesi...